15 Aralık 2020 Salı

İMDAT.. BOZKIRIN NAZAR BONCUĞU'NU KIRIYORLAR.


Kenar-ı Diclede Bir Kurt Kapsa Koyunu, 
Gelir de Adl-i İlahi Sorar Ömer'den Onu.
Mehmet Akif Ersoy


Asırlar önce bir çoban yaşardı, Sivas'ta.
Tüm gün  koyunlarını otlatırdı, bozkırlarda.
Bir seher vakti ay yatakta iken o ayaktaydı.
Yıldız yorgan bir gecenin ardından yatağından uyandı.
Kalktı, sırtına kepeneğini geçirdi, kavalını aldı, koyunlarıyla kendisini doğaya attı.
Dolaşa dolaşa saatlerce besledi sürüsünü.
Bir ara yorulduğunda, bir ağacın altında kaval çalarken uykuya daldı.
Uyandığında güneş tam da yukarıdaydı.
Yakıyordu.
Sürüsü susuz kalmıştı.
Üstelik en yakın su kaynağı saatlerce uzaktaydı.
Koyunlar çaresiz, su için mee'liyordu.
Özellikle bir kuzu adeta son nefesini vermek üzereydi.
Dayanamadı çoban.
Suluğunu son damlasına kadar kuzuya içirdi.
Minik yavru kurtulmuştu.
Peki kendisi ve diğerleri ne yapacaktı?
En yakın su kilometrelerce uzaktaydı.
O an bir gürüldü koptu,
Yer yarıldı, yerden bir pınar fışkırdı.
Saniyeler içinde orada gök mavi bir göl oluştu.
Çoban önce şaşırdı, sonra attı kendisini mavi suya.
Sürüsüyle birlikte içti kana kana.

*.   *.   *

Efsaneler böyle anlatır Sivas'ın Gürün ilçesindeki doğa harikasını.
Bu harikanın adı, Gökpınar Gölü.
Öyle bir güzellik ki, 1500 metre rakımda, dağların arasında, gök mü aşağıda, göl mü yukarıda anlayamazsınız ilk bakışta.
Bozkırın ortasında nazar boncuğu gibi duruyor orada.
Anadolu'nun saklı cennetlerinden biri.
Berrak, tatlı ve turkuaz rengi suyuyla doğal bir akvaryum.
En derin noktasındaki küçük bir çakıl taşını bile göreceğiniz kadar temiz bir su.
Kırmızı benekli alabalıklarının yuvası.
Kıyısındaki kavak, salkım söğüt ağaçlarının, binbir renk çiceklerin, endemik türlerin can suyu.
Doğanın bizlere emanet ettiği, gelecek kuşaklara taşınması gereken dünyanın en berrak gölü.
Mutlak korunması gerekiyor.
Acilen sit alanı ilan edilmesi gerekiyor.
Ama aksine.
Şimdilerde doğaya ihanet edercesine, yok ediliyor.

*.  *.   *

Aşağıdaki satırları dikkatle okumanızı rica ediyorum.
Sivas Valiliği yaklaşık bir yıl önce Gökpınar Gölü'nün etrafına 15 bungalovluk bir dinlenme tesisi yapmak için ihale açtı.
Çevre sevdalıları, Gürünlüler buna büyük tepki gösterdiler.
Dilekçelerle imza kampanlarıyla konuyu ülkenin gündemine taşıdılar.
Bilimsel raporlarla tehlikeyi işaret ettiler.
Bunun üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, yapılaşmanın Gökpınar'a vereceği zararı düşünerek,  acil notuyla bölgeyi "Potansiyel Doğal Sit Alanı" ilan etti.
Herkes "nihayet Gökpınar kurtuldu" dedi.
Ama maalesef kurtulmadı.
Sivas Valiliği, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın acil notuna ve "Potansiyel Doğal Sit Alanı" kararına rağmen, geçtiğimiz Ekim ayında iş makinalarını bölgeye soktu.
Valilik, henüz " Doğal Sit Tescil Süreci"nin bir aşaması olarak Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırmaları'nın sonucunu beklemeden, yapılaşma kriter ve kısıtları belirlenmemişken, yangından mal kaçırırcasına  bir imar planı onayladı ve inşaat faaliyetlerine başladı.
Bunun üzerine "Gökpınar Gölü Korunmalıdır Hem de Tüm Doğallığıyla İnisiyatifi” hiç zaman kaybetmeden konuyu yargıya taşıdı ve söz konusu imar planının iptalini ve inşaat çalışmalarının durdurulmasını talep etti.
Ancak dava sürerken, Sivas Valiliği  ikinci aşama imar planını da onayladı. 
Böylece tüm gölü kuşatacak şekilde yeni yapılaşmaların önünü açtı.
Eğer bu gidişata dur denilmezse, Gökpınar'ın kaderi Trabzon'daki Uzungöl gibi olacak.



Şimdi sormak gerekiyor.
Çevre ve Şehircilik Bakanı  Sayın Murat Kurum.
Bakanlığınızın Gökpınar Gölü ile ilgili aldığı ve acil notu ile Sivas Valiliği'ne bildirdiği "Potansiyel Doğal Sit Alanıdır" kararı neden uygulanmıyor?
Sivas ili Bakanlığınızın yetki alanı dışında mı?
Lütfen verdiğiniz kararın arkasında durun ve Gökpınar'ın yok olmasına seyirci kalmayın.
Bir soru da Sivas Valisi Sayın Salih Ayhan'a
Şu pandemi günlerinde, Bakanlığın kararına rağmen, üstelik mahkeme sürerken, bu aceleniz niye?
Doğayı mı, inşaatı mı daha çok seviyorsunuz?
Çocuklarınızın, torunlarınızın Gökpınar gibi bir cenneti görmesini istemiyor musunuz?
Doğaya bir şey olmaz diye düşünüyorsanız, Uzungöl'e bakın, açtığınız yol nerelere varıyor, orada göreceksiniz.
Büyük şair Mehmet Akif Ersoy’un  bir sözü var ya...
 "Kenar-ı Diclede Bir Kurt Kapsa Koyunu, Gelir de Adl-i İlahi Sorar Ömer'den Onu”  diye..
Lütfen Gökpınar kıyısında kurt olmayın, efsanedeki gibi kuzuya hayat veren çoban olun.

NOT: Gökpınar’ın yokedilişine sessiz kalmak istemiyorsanız, imza kampanyasına katılın lütfen.




9 Aralık 2020 Çarşamba

DİKKAT.. 22 BÖLGE 81 ŞEHİR BÜYÜK TEHDİT ALTINDA.


Arkadaşlar, kardeşler, dostlar.
Anneler, babalar, amcalar, çocuklar.
Anne karnındaki bebeler.
Hepimiz tehdit altındayız.
İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Muğla, Burdur, Isparta, Balıkesir, Bursa, Yalova, Manisa tehdit altında.
Çanakkale, Çankırı, Kırıkkale, Kastamonu, Çorum, Bolu, Karabük, Zonguldak, Bartın, Tuz Gölü, Kocaeli, Sakarya, Düzce, Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, Denizli, Aydın tehdit altında..
Bitmedi.
Eskişehir, Bilecik, Afyon, Kütahya, Uşak, Nevşehir, Kırşehir, Niğde, Aksaray, Konya, Karaman, Adana, Hatay, Mersin, Kahramanmaraş tehdit altında...
Osmaniye, Gaziantep, Kilis, Kayseri, Sivas, Malatya, Yozgat, Trabzon, Artvin, Gümüşhane, Giresun, Rize tehdit altında..
Bitmedi.
Samsun, Sinop, Amasya, Ordu, Tokat, Erzurum, Ardahan, Bayburt, Bingöl, Iğdır, Kars, Tunceli, Ağrı, Erzurum , Van, Bitlis, Hakkari, Muş, Siirt, Şırnak,Şanlıurfa, Adıyaman, Diyarbakır, Batman, Elazığ, Mardin tehdit altında.
22 bölge, 81 il, tüm yurdumuz tehdit altında.
Sadece biz insanlar değil, havadaki kuş, sudaki balık, karadaki karınca, ağaçlar, çicekler, tüm canlılar tehdit altında.
Hatta binlerce yıllık tarihi kentler bile.
Bizler Korona virüs ile uğraşırken, iş, güç, aş derdiyle boğuşurken, birileri kapalı kapılar ardında gizli gizli planlar yapıyor.
Yaşantımızı berbat edecek planlar bunlar.
Hani Yılmaz Güney'in o sözü vardı ya.
"Arkadaşlar! Dışarıda bir şeyler oluyor farkında mısınız? Uykuda olanları sarsın uyandırın. Herkese söyleyin yakında ışıklar kesilebilir. Karanlıkta ne yapacaksınız?"
Aynı böyle.
Şimdi uykudan kalkma, herkesi uyandırma zamanı.
Tehditin boyutu şöyle.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıkları Koruma Genel Müdürlüğü, bir kaç yıl önce "sözde canlıların yaşam haklarını korumak, doğal güzelliklerin talan edilmesini õnlemek"amacıyla Türkiye genelinde 22 bölgede yukarıda isimlerini yazdığım kentler için " Doğal Sit Alanları Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporları" hazırladı.
Ancak gayri menkul şirketlerine hazırlatılan bu raporlar kamu oyundan devlet sırrı gibi gizlendi.
Ne doğaseverlere, ne sivil toplum örgütlerine, ne avukatlara, ne de belediyelere verildi.
İsteyene de "İnsanların evleri herkese açık mıdır? Bakanlığımızın kendine saklayacağı şeyler vardır” denildi.
Düşünebiliyor musunuz?
Bizlerin ve tüm canlıların yaşam hakkını korumak, doğanın talan edilmesini önlemek amacıyla düzenlenen raporlar bizlerden gizlendi.
Uzun uğraşlar sonunda, Datça Belediyesi ve Muğla Çevre Platformu'nun açtığı bir davada mahkeme, bakanlıktan "Muğla İli Doğal Sit Alanları Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporu"nu istedi.
Bakanlık zorunlu olarak mahkemeye gönderdi.
İki yıl devlet sırrı gibi saklanan rapora nihayet mahkeme kararıyla ulaşılabildi.
Rapor incelenince, "doğayı korumak bir yana aksine kullanmak" için hazırlandığı, sit alanlarının koruma derecelerinin düşürülerek, betonlaşmaya yol açabileceği ortaya çıktı.
Üstelik Sayıştay da bu raporların usule aykırı düzenlendiğini tesbit etti.
Kısacası rant uğruna çevremiz, doğamız parsel parsel betona peşkeş çekilecek.
Beton imparatorluğu kapımıza kadar dayandı artık.
Sessiz kalınırsa, güzelim coğrafyamız kısa sürede betonlaşacak.
Bu yüzden, hepimizin bu tehdite karşı dayanışma ile her türlü yasal mücadeleyi vermesi gerekiyor.
Bu raporların tek tek kamuoyuna, halka açıklanması gerekiyor.
Tüm canlıların yaşam hakkının korunması, doğal güzelliklerin talan edilmemesi gerekiyor.
Özetle Sayıştayın da usulsüzlük saptadığı bu raporların toptan iptal edilmesi gerekiyor.
Muğla Çevre Platformu ( MUÇEP), bu tehdite karşı her türlü hukuksal mücadelesini verirken, 22 bölgeye de dayanışma çağrısı yaptı.
"Gelin, elele omuz omuza doğamıza sahip çıkalım" dedi.
Ardından da Change.org’da bir imza kampanyası düzenledi. 






Umutsuz olup da, “bir imzadan ne olacak” diyenler varsa eğer, unutmamak gerekir ki, “umutsuzluk en kahredici hastalıktır.”
Birer birer çoğalanlar, dev bir dayanışma oluşturarak umutları yeşertir.
İmzalayalım ve hep birlikte hem kendimizin, hem tüm canlıların yaşam hakkı için haykıralım.

“BIRAKIN DOĞAL KALSIN”


Detaylı bilgi için; https://mucep.org/mucepten-turkiyeye-tarihi-cagri-gelin-dogamiz-icin-el-ele-omuz-omuza-verelim/

5 Aralık 2020 Cumartesi

GÜZEL ATLAR ÜLKESİ'NDE CİNAYET



"ama biliyorum Kırşehir'de mezarsın
bir kilisesin Kapadokya'da"
Turgut Uyar

Kapadokya.

Persçe "Güzel Atlar Ülkesi."

Tarih boyu ticaret kolonilerini barındıran ve ülkeler arasında sosyal köprü kuran bir coğrafya.

Tarihi İpek Yolu'nun çok önemli kavşaklarından biri

Erciyes, Hasandağı ve Güllü Dağ volkanlarından çıkan küllerle kavrulmuş bir doğa harikası.

Başta Nevşehir olmak üzere Kırşehir, Niğde, Aksaray ve Kayseri'yi içine alan bir Periler ülkesi.

Yeryüzünde peri bacaları, kayalara oyulmuş evleri, yeraltında birbirine tünellerle bağlı inanılmaz kentleri.

Kaymaklı, Derinkuyu, Özkonak , Mucur, Örentepe, Gümüşkent , Ova ören ve Gökçetoprak ve niceleri.


Henüz bulunmamış onlarcası olduğu sanılıyor.

Bazıları 70-80 metre derinlikte ve kat kat.

Tüm kentler tünellerle birbirine bağlı.

İnanılmaz bir mimarlık ve mühendislik harikası.

Tüm kentlerde doğal havalandırma bacaları var.

Havalandırma bacaları aynı zamanda su depoları.

Karınca yuvaları gibi.

Bu bacaların yeryüzüne çıktığı yerler kolay kolay görünmüyor.

Kentlerde şarap depoları, ahır, erzak  depoları, toplanma salonları ve yüzlerce oda bulunuyor.

Binlerce yıl önce yapılan bu kentler insanlık tarihinin sırlarıyla dolu.

Her yıl binlerce turist geziyor buraları.

Ve Kapadokya’nın ovaları.

Yeraltı su kaynakları.

Dünyaca ünlü üzüm bağları.

Elma, armut, ceviz, erik, kayısı, ayva, dut, iğde yetişen meyve bahçeleri.

Patates, şekerpancarı, buğday, arpa, çavdar, bakla, nohut, fasulye, mercimek ve sarımsak veren bereketli toprakları.

Yüzlerce endemik bitkisi.

Yöreye özel Avrupa’nın ikinci büyük kertenkelesi Agama Stellio ile bir gece hayvanı olarak bilinen, aslında çöllerde yaşayan Arap Tavşanı.

Kuşları, balıkları, binlerce değişik türleri.

İşte böyle tarihi, kültürel ve doğal bir cennet olan Güzel Atlar Ülkesi şimdi çok büyük bir tehlike ile karşı karşıya.

Düşmanın adı zehir.

Katilin adı ise siyanür.


Kanadalı Canterra şirketi Kapadokya’nın kalbi olan Avanos’ta ağaç katliamı yaparak siyanürle altın aramaya başladı.

Tıpkı Kaz Dağları gibi.

Dur denilmezse su ve toprak zehirlenecek.

Tarım bitecek.

Otlar, çicekler, böcekler, kuşlar ölecek.

Güzel Atlar Ülkesi’nde ölüm kol gezecek.

Buna dur demek gerekiyor.

Hani Yaşar Kemal Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde diyordu ya.


“O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.”

Eğer Kapadokya Cinayeti’ne dur diyemezsek, güzel insanlardan sonra güzel atlar da yok olup gidecek.



1 Aralık 2020 Salı

DELİ RAPORLU BİR KATİL NASIL MİLLETVEKİLİ OLUR?



Sevgilisi silahıyla vurup, öldürdü.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nden deli raporu aldı.

Ardından Zonguldak milletvekili oldu.

Masal mı bu?

Hayır hakikat.

Adı da Recep Zühtü Soyak.


*. *. *


Önce Recep Zühtü Soyak kimdir, ona bakalım.

Bir Kuvvai milliydi.

İyi silah kullanır, hedefi 12'den vururdu.

Teşkilatı Mahsusa üyesiydi.

Kurtuluş Savaşında bir çok cephede çarpıştı.

Hep Mustafa Kemal'in yanındaydı.

Erzurum ve Sivas kongrelerinde etkin rol oynadı.

Cumhuriyetten sonra da Atatürk'ün masasındaki 4 isimden biriydi.

1924, 27 ve 31 seçimlerinde Sinop, 1935 seçiminde de Zonguldak milletvekili olarak meclise girdi.

Eskişehir Şeker Fabrikası'nın Yönetim kurulu üyesiydi.

Milletvekili olmasına rağmen bir çok yabancı şirketin temsilcisiydi.

Mecliste iş bitirenlerden.

Soyak soyadını kendisine Atatürk vermişti.

İnönü'yü öldürmeyi planlayanların başındaki isimdi.

Kazım Karabekir'in kitabını basılmadan toplayıp, yakan adamdı.


*. *. *


Recep Zühtü'nün İstanbul'da 10 yıldır beraber olduğu Fatma Medine isimli 20 yaşında bir sevgilisi vardı.


Ona Çengelköy'deki ünlü İzzetabad Kasrı'nı almıştı.

10 Şubat 1935 günü içki sofrasında bir arkadaşı Recep Zühtü'ye kulaktan kulağa dolaşan bir söylentiyi aktardı.

Söylenenlere göre; Fatma Medine, Recep Zühtü'yü gayrimüslim bir gençle aldatıyordu.

Üstelik bu genç Recep Zühtü'nün gõmleğini ve kol düğmelerini kullanıyordu..

İçki masasında arkadaşını dinleyen Recep Zühtü çılgına döndü.

Hemen bir kayığa atlayarak Dolmabahçe'den Çengelköy'e geçti.

Tüm söylentileri yalanlayan, üstelik yalvaran Fatma Medine'yi "Bu işi madem yapacaktın, bir Türk bulamadın mı da, kefereyle işi pişirmeye kalktın" diyerek tüm şarjörü boşalttı.

Ağır yaralı Fatma Medine Fransız Pastör Hastanesi'nde iki gün komada kaldıktan sonra 12 Şubat'ta öldü.


*. *. *


Görgü tanıklarına rağmen Recep Zühtü tutuklanmadı.

Kimse bir işlem yapmadı?

Atatürk'ün uşağı Cemal Granda'ya göre "adli makamlar, Cumhurbaşkanının yakını diye Recep Zühtü hakkında soruşturma yapmaktan çekiniyorlardı." 

Ama dosyayı da kapatılamıyorlardı.

Çünkü katil belliydi.


Yine Cemal Granda'ya göre, olayı duyan Atatürk, "Hiç müsamaha göstermeden kanuni işlem neyse onu yapın" demişti.

Ama nedense yapılmadı.

Recep Zühtü hiç tutuklanmadan, mahkemeye bile çıkmadan seçimlere girdi ve milletvekili seçildi.

Peki nasıl?


*. *. *


O günkü yasalara göre, akli dengesi yerinde olmayan, cinayet işlese bile yargılanmıyordu.

Yine o günkü yasal boşluğa göre akli dengesi yerinde olmayanın milletvekili seçilmesine bir engel yoktu.

Recep Zühtü için tek kurtuluş bir "deli raporu" almaktı.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne gittiler.

Recep Zühtü'yü kontrol eden başhekim Mazhar Osman, "Bu adam sapasağlam..Benim buna deli raporu vermem için benim delirmem gerek" dedi.

Ancak Mazhar Osman'ın hastanede olmadığı bir anda yardımcısı Fahrettin Kerim Gökay, Recep Zühtü'ye istenilen deli raporunu verdi.


Bu rapor hem Fatma Medine cinayetini kapatıyor, hem de Recep Zühtü'nün Zonguldak'tan milletvekili seçilerek meclise girmesini sağlıyordu.

Cemal Granda'ya göre Recep Zühtü o günden sonra Atatürk'ün masasında hiç görünmemişti.

Oysa Cumhurbaşkanlığı nöbetçi subayının raporlarına göre 1938 yılına kadar Atatürk ile defalarca görüşmüştü.

Atatürk'ün vefatının ardından cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü, Recep Zühtü'yü siyasi hayattan tamamen sildi.


*. *. *


Ve olayın bir başka acı tarafı.

Recep Zühtü'ye deli raporu vermeyen Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi başhekimi Mazhar Osman o günden sonra kendini bilime adadı.

Siyasete hiç bulaşmadı.. 

Ordinaryus Profesör oldu.

Yurtdışında bir çok ünlü sağlık kuruluşunun onur üyeliğini yaptı.

Öldüğünde tek malvarlığı mütevazi bir evdi.


Recep Zühtü'ye deli raporu veren Fahrettin Kerim Gõkay ise, politikaya atıldı, İstanbul milletvekili oldu..

Bakanlıklar yaptı...

Belediye Reisi seçildi..

Menderes dönemimde İstanbul valisiydi..

İçkiye olan düşmanlığıyla tanındı.

1955 yılındaki 6-7 Eylül olaylarında ihmali olduğu gerekçesiyle suçlandı ve istifa etti.

Öldüğünde malvarlığında çoğu Beyoğlu'na kayıtlı 630 tapu bulunuyordu..

Bugün adına sokaklar, caddeler, okullar var.

*. *. *

Günümüzde de yolsuzlukların, hırsızlıkların, cinayetlerin üstü örtülüyor.

Çünkü bozuk düzende doğru çark işlemiyor

18 Ekim 2020 Pazar

KNİDOS'TA GÜNEŞ BATMAK ÜZERE..



Knidos'ta güneş batmak üzere.
Korint Tapınağı'nın sütunları binlerce yıllık ihtişamıyla hala ayakta.
Henüz yıkılmamış bir sütun başlığında bir bitkinin yaprakları yontulmuş mermere.
Salkım saçak.
Ege'deki antik kentlerde dikilen tüm Korint sütun başlıklarında bu bitki var.
Neden?
Bir bitkinin yapraklarını en ince ayrıntısına kadar mermere yontmak kolay iş değil.
Bunun bir hikayesi olmalı.
Var.

*.  *.  *

MÖ 400'lerdi.
Ege ve Akdeniz'i kucaklayan Korint Şehir Devleti'nde güzeller güzeli bir kız yaşardı.
Kentin en güzeliydi.
Evlilik çağına gelmişti.
Bekar Korintliler onu kendilerine eş etmek için birbiriyle yarışıyordu.
Ama onun gönlünün bir sahibi vardı.
Genç ve yakışıklı bir gençti sevgilisi.
Aşkları dillere destandı.
Evlenmeye karar verdiler ve dört tarafa haber saldılar.
Tam düğün hazırlıkları başlamıştı ki,  genç kız salgın bir hastalıktan vefat etmez mi.
Korint yasa boğulmuştu.
Ailesi görkemli bir mezar yaptırdı talihsiz kıza. 
En sevdiği eşyalarla dolu bir hasır sepeti de başucuna koydular.
Ayrıca yağmur ve rüzgardan etkilenmemesi için de sepetin üzerini geniş bir tuğla ile kapattılar.

*.  *.  *

Aylar geçti.
Dönemin ünlü yontucusu Callimachus'un yolu mezarlığa düşmüştü.
Gözü bir anda genç kızın mezarına takıldı.
Ailesinin bıraktığı sepet raslantı sonucu bir bitkinin üzerine konmuştu.
Bahar gelince bitki ortadan filizlenerek yaprak vermiş ve sepetin kenarlarında gelişen filizler kiremidin ağırlığı altında kıvrılarak uçlarda volütleri oluşturmuştu.
Heykeltraş Callimachus bu görüntüden çok etkilenmişti. 
Dakikalarca seyretti.
Sonra tüm ayrıntılarla kağıda çizdi.
Ve atölyesine gider gitmez çiceğin yapraklarını mermere yonttu.
O günden itibaren Korinth usulü tüm yapıların sütun başlıklarında kullanıldı.
Yüzlerce yıl her dikilen Korith tapınaklarında bu sembol artık vazgeçilmez olmuştu.
Belki de heykeltraş Callimachus evlilik çağında ölen o genç kızı ölümsüz yapmak istemişti.

*.  *.  *

Callimachus'un genç kızın mezarında görüp mermere yonttuğu ve yüzlerce yıl sembol olarak kullanılan o bitki Acanthus'tu.
Bizler Ayı Pençesi diyoruz.
Akdeniz kırsalında her bahar pembe, beyaz çicekler açan ve şifa kaynağı olduğuna inanılan kadim bir bitki.
Ölümsüzlüğün sembolü.
Datça'nın Kargı Koyu'ndaki antik kentin de ismi olduğu söylenir.
Aklınızda bulunsun.
Kırsalda dolaşırken bir Ayı Pençesi(Acanthus) görürseniz, Korint'li o genç kızı hatırlayın ve yaşadığınız anın tadını çıkarın.
Güzel yurdumuz hergün biraz daha karanlığa boğulsa da, umut insanda, umut doğada...
İyi pazarlar.



20 Eylül 2020 Pazar

KNİDOS'TAN DATÇA'YA BİR GERİLEMENİN ÖYKÜSÜ.




MÖ 5'nci yüzyıldı.
Milet(Aydın) kenti Persler tarafından yıkılmış, yerle bir edilmişti.
Miletliler Pers istilası bittikten sonra kenti yeniden kurmaya karar verdiler.
Bir plan gerekiyordu.
İşte o anda tarihin ilk kent planlayıcısı çıktı ortaya; Tiryes Hippodamos.
Hippodamos müthiş bir plan yaptı.
Literatüre ızgara plan diye geçen bu sistem Milet'i döneminin en uygar kenti yaparken, diğer antik şehirlere de örnek oldu.

Tarih MÖ. 4'dü.
Dorlar Ege ile Akdeniz'in buluştuğu Datça yarımadasının ucuna muhteşem bir kent kurdular.
Adını Knidos koydular.
Şehir planlaması muhteşemdi.
Hippodamos'un ızgara plan düzenine göre kurulmuştu.
Geniş ana caddeler.
Caddelere dik inen sokaklar.
Hem caddeye, hem sokağa cephesi olan evler.
Doğu-batı doğrultusunda birbirine paralel dört geniş cadde, kuzey-güney doğrultusundaki bir cadde ile dik açılı olarak kesişmişti.
Arazi konumuna uygun bir biçimde cadde ve sokaklar bazen merdivenle, bazen de dik olarak birbirlerini kesmişlerdi.
Hakça ve adaletli bir şehir planıydı.
Ve de her ev kanalizasyona bağlıydı.
Knidos bu kent planıyla çağının en önemli bilim, sanat, kültür ve ticaret merkezi oldu..

Güzel kokulu ağaçlarla yemyeşildi.
Daima çiçek açan ve yemiş veren mersin ağaçlarıyla çevriliydi.
Defnenin anavatanıydı.
Tarihçi Lusien'e göre, buradaki ağaçların hiçbirisi yaşlanmıyor, hep genç kalıyordu.
İki tiyatrosu vardı.
Gezegenlerin hep aynı yörüngede hareket eden yuvarlak cisimler olduğunu ilk söyleyen astronom, matematikçi ve filozof Eudoxus,  döneminin en iyisi,  Çıplak Afrodit Heykeli ile bilinen yontucu Praxiteles, diğer ünlü heykeltıraşlar Skopas, Bryaxis ile dünyanın yedi harikasından biri olan Mısır’daki İskenderiye Feneri’nin mimarı Sastratos, doktor Euryphon ve ünlü ressam Polygnotos Knidos'da yaşamıştı.

Yıl 1615'di.
Amerika Kıtasındaki Hollandalılar Kuzey Atlantik kıyısında bir kent kurdular.
Adına New Amsterdam koydular.
Kent Knidos'un şehir planlamasına göre kurulmuştu.
Knidos'un yerleşimi bire bir uygulanmıştı.
Izgara plandı ve hakça bir yerleşimdi.
Kent 1664 yılında Birleşik Krallığa geçince New York adını aldı.
New York bugün dünyanın en önemli bilim, sanat, kültür ve ticaret merkezlerinden biri.
Özgürlük Heykeli, Empire State Binası, Central Park ve Times Meydanı, Modern Sanat Müzesi, Guggenheim Müzesi ve Modern Tarih Müzeleri her yıl milyonlarca turist çekiyor.

Yıl 1862'ydi.
Ortaçağdan kalma Paris adeta bir bataklığı andırıyordu.
Plansız yapılanma, dar sokaklar, altyapı eksikliği, su ve kanalizasyon sorunu yaşamı zorlaştırıyordu..
Üstelik açlık kol geziyordu.
Yoksul halk isyanlardaydı.
Her yerde direniş vardı.
Devlet güçleri dar sokaklarda direnişçilere müdahale edemiyordu.
İmparator III.Napolyon Paris'in yıkılıp yeniden yapılmasını istedi.
Meydanları, geniş caddeleri, ulaşımı ve altyapısı olan bir kent.
Kent yöneticisi ve şehir planlamacısı Georges Eugene Haussmann'ı görevlendirdiler.
Haussman Napolyon'un nasıl bir kent istediğini ilişkin sözlerini dinledikten sonra şu cevabı verdi.
 “Yüce imparatorum, en ufak bir kuşkunuz olmasın ki, yepyeni bir Paris yaratacağım. Antik çağın kentçilik harikası  Cnide kadar güzel, görkemli ve zengin bir başkentimiz olacak”
Haussman'ın Cnide dediği yer Knidos'tu.
Fransızlar Knidos'un kent planlamasını örnek alarak Paris'i yeniden inşa ettiler.
Paris bugün Avrupa'nın en önemli kültür sanat merkezlerinden biri.

Yıl 2020.
Knidos'un olduğu topraklarda bugün Datça var.
Datça'nın doğal güzelliklerini, bereketini, kültürünü anlatmaya gerek yok.
Türkiye'nin ender kalan cennetlerinden biri.
Öyle bir yarımadaki burası, Sakar'dan bakınca, gök mü aşağıda, deniz mi yukarıda, anlayamazsın ilk bakışta.
Ama...
İki gün önce tiyatro sanatçısı Levent Üzümcü bir tweet atmış.
Bu hepimize bir uyarı aslında.
"Akıllı olmak lazım" demiş ve fotoğraflarla Datça'nın betonlaşmasına dikkat çekmiş.
Üzümcü'nün Twitter'de 5.5 milyon takipcisi var.
Yorumları okuyun, ülke genelinde Datça'yı sevenlerin  bu konuya nasıl üzüldüklerini göreceksiniz.

Datça ne acı ki, her geçen gün plansızca, hukuk dışı projelerle, kaçak inşaatlarla  betonlaşıyor.
Konut edinme bahanesiyle rant için yağmalanıyor.
Özellikle son yıllarda yasaları yönetmelikleri hiçe sayan 1+1 odalı sitelerle kuşatılıyor.
Köylerin doğal yapısı bozuluyor.
Sokağı, altyapısı, parkı olmayan arsalara,  dağlara tepelere çok konutlu siteler yapılıyor.
Datça Bodrum ve Marmaris olma yolunda koşar adımlarla ilerliyor.
Buna kim dur diyecek?
El Alem Knidos'un şehir planlamasını alıp, binlerce kilometre uzaklarda çağdaş kentler kurarken, Datça yanı başındaki Knidos'u neden örnek almıyor?
Gerçekten neden?
Üstelik henüz kurtarılma şansı da varken.
Bu gerileme neden?
Dünyayı tekne ile gezen ilk denizcilerimizden rahmetli Sadun Boro, ölmeden şöyle demişti.
Dünyanın hemen hemen tüm koylarını gezdim. Doğaya bizim kadar kötü davranan bir toplum görmedim. Daha beş nesil önce birbirini yiyen yamyamlar bile çevreye bizden daha duyarlı. İnanın bu ülke işgal altında olsa, düşman doğaya bu kadar zarar vermez.”
Haksız mı?



Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...