23 Ağustos 2019 Cuma

İNSANIN TANRISI DOLAR OLURSA.


Öyle bir dağdı ki.
Güzelliği, doğası ve görkemiyle binlerce yıl insanoğlunu etkisinde bırakmıştı.
Bol oksijeni, binbir çeşit bitkisi ve hayvanıyla yaşamın ta kendisiydi.
Antik çağda ismine İda diyorlardı.
Bugün Kaz Dağı diyoruz.
Dünyanın ilk edebi eseri kabul edilen Homeros'un İliada Destanı'nda bu dağdan söz ediliyordu.
Tanrılar'ın dağıydı.
Antik Çağ insanı o kadar yüceltmişti ki bu dağı, tanrılara layık görmüştü.
Troyalılar'ın cennetiydi.
Roma'yı kuran Aeneias bu dağın eteklerinde doğmuştu.
Apollon Kral Laomedon’un sürülerini bu dağda otlatırdı.
Tanrıların babası Zeus Ganymedes’e bu dağda aşık olmuştu.
Tanrıçalar'ın en büyüğü Hera, Troia Savaşı’nda Zeus’u bu dağda oyalarak savaşın gidişatını değiştirmişti.
Zeus ile Hera bu dağda evlenmişti.
Hermoaphroditos bu dağın ormanlarında büyümüştü.
Salmakis Hermoaphroditos'a bu dağın nehirlerinde sevdalanmıştı.
Dünyanın ilk güzellik yarışması bu dağda yapılmıştı.
Güzeller güzeli Paris bu dağda yaşamıştı.
İftiraya kurban giden Sarıkız'ın mezarı bu dağdaydı.
Hasan Boğuldu efsanesi bu dağda doğmuştu.
Bu dağ tarihti.
Bu dağ yaşamdı.
Ve bu dağ Antik Yunan değil, öz Anadolu'ydu.
Öldürdüler.
Tarihi, yaşamı öldürdüler.
Siyanürle zehirlediler.
Ormanları yok ettiler, nehirleri pislettiler.
Cenneti cehennem ettiler.
Altın uğruna.
Kanada'nın Alamos Gold şirketi devletin onayıyla
İda dağını işgal etti.
Yetmedi talan etti.
O da yetmedi, binlerce yıllık bir tarihi yok etti.
Tanrıların dağı, üzerinde "biz tanrıya inanırız" yazan dolar için tarumar edildi.

BİR EFSANENİN SONU, SALDA.


Dünyada sadece iki yerde var.
Biri Kanada’da, Ontario'da.
Diğeri bizde, Burdur'da.
İki göl.
İki krater gölü.
Özellikleri sularının sodalı ve magnezyum ağırlıklı olması.
Bizdeki Salda Gölü.
2 milyon yaşında.
184 metre derinliği ile Türkiye'nin en derin, dünyanın ise en berrak sularından biri.
Beyaz kumsalı ve turkuaz rengi ile Türkiye'nin Maldivleri.
Kanada'daki bir mücevher gibi korunuyor.
Selfie bile çektirmezler.
Ya bizde ki?
Salda Gölü'nün kumsalı Mars yüzeyine çok benziyor.
1996'da Glasgow Üniversitesi'nden gelen bir grup bilim insanı 4 yıllık bir araştırma sonunda Salda'da bulunan beyaz kayaların, Mars'ta bulunan kayaların yapısıyla büyük benzerlik taşıdığı kanıtladı.
Bunun üzerine İngiliz televizyon kanalı BBC, 2000 yılında gölle ilgili bilimsel bir belgesel çekti.
Yani Salda Gölü, sadece doğal güzellikleriyle turistlerin değil, farklı özellikleri ile bilim dünyasının da ilgisini çekiyor.
Bu yüzden mutlak korunması ve daha çok araştırılması gerekiyor.
Hal böyle iken, anlı şanlı iktidarımız burayı TOKİ aracılığıyla ihaleye çıkardı.
Millet Bahçesi olacakmış!
140 bin metrekareya inşaat yapılacak.
27 bina.
2 dev foseptik.
Yüzlerce kamyon.
Binlerce ton hafriyat.
Toz, toprak, pislik.
Ve inşaatlarda kullanılacak kimyasal.
Bunların göl suyuna karışmaması imkansız.
Bunlarla Salda'nın yaşaması imkansız.
Bunun sonu Salda'nın sonudur.
Bunun sonu bir efsanenin sonudur.
Yazık.
Efsane demişken.
Geçen yıl kaybettiğimiz araştırmacı yazar ve şair Mustafa Ceylan'ın kaleminden Salda Efsanesi'ni hatırlamakta yarar var.
"Yağmurla karışık fırtınalı bir gündü,
Gün değil sanki, göklerin bizim gölle
Bizim gölle yaptığı, oynaştığı düğündü
Düğümdü belki de bilemedik,
Bilemedik sığındık bir kuytuya
Kuytudan korkularla bakıyorduk Salda’ya.
Salda’ya göklerin yedinci katından yağmur durmaksızın
Durmaksızın o kadar uzun zaman yağdı.
Yağdı..
Yağdı…
Yağdı ha yağdı.
Yağdı tepelerden aşağıya, oluştu seller
Seller ki önüne katıp her şeyi
Her şeyi alıp, sürükleyip getirmişti,
Getirmişti kökünden söküp ağaçları,
Ağaçlar, kütükler, taşlar, kayalar, ne varsa
Ne varsa yamaçlardan ortasına gölün
Gölün en karanlık noktasına çekiyordu,
Çekiyordu, yutuyordu her şeyi girdap,
Girdap bu işte, bu yüzden hep
Hep gölün ortası karanlıktır zaten,
Zaten kimse bilmez Salda’nın
Salda’ nın yuttukları gider nereye? Çıkmaz,
Çıkamaz asla dışarı bir daha.
Gölün kıyısında su ateş,
Hamam suyu sanki
Fakat ilerledikçe
Tam tersi buz kesmede
Söylenen o ki,
İki adım soğuk,
İki adım sıcak...
Bazı gecelerde uğultuyla göl kıyısı
Uyanır, uyumaz; kıvranır sabaha kadar
Ortada insan eseri ne bir yapı, ne bir makine,
Yok… Yok ki yok...
Çok yüksekden çağıl çağıl akan bir şelale
Uğuldayan bir ses, uyutmaz ki göğü, yeri
Neyin nesidir bu, uyandırır seherleri.
Dev sazan balıklarından bahseder kimi
Kimisi “bir adam boyunda” der ekler
Duyan çok ama dev sazanları
Görene de henüz rastlanmadı,
Koyu maviden bu yana
Bu yana asla gelmezler,
Yakalamak için
Açılmak gerek
Sandalla
Salda’ya...
Basmamış Mars’a insan ayağı,
Aynen öyle anlatırlar işte:
İnmemiş, inememiş,
Dalamamış Salda’ya
Dipte geçit vermez ağaç kökleri
Yüzlerce metre aşağıda
Ve kutup soğuğu buz
Su canlı, su diri, su aşk
Öylesine şahane...
Su var suyun içinde
Sulara efsâne.."

DATÇALI KONSTANTİN'İN KATIRI


1900'lü yılların başıydı.
Datça Yakaköy'de bir Rum yaşıyordu.
Yorgi oğlu Konstantin.
Yıllar önce Akdeniz'deki Karpatos(Karput) Adası'ndan Datça'ya gelip yerleşmişti.
Bir katırı vardı.
Sarı tonlu sevimli bir katır.
Katır deyip geçmeyin.
O günlerde son model araba kadar kıymetliydi.
Yıllarca Konstantin'in yoldaşı olmuştu.
Onu, ailesini, yükünü taşımıştı.
Tarlasını sürmüştü.
Üstüne titriyordu Konstantin katırının.
Her yıl hükümet konağı avlusunda muayene ettiriyordu.
Ama bir gün Konstantin bir olay nedeniyle hapishaneye düşünce, katıra bakmak oğlu Andon'a kaldı.
Andon da babası gibi katıra düşkündü.
Ama gençti.
Bir gün Andon katırı kaybetti.
Nerede arasalar, bulamadılar.
Ölmüş olsa cesedi bulunurdu.
Bulamadıklarına göre biri ç'almıştı.
Andon üzüntüden mapustaki babasına katırın kaybolduğunu söyleyemedi.
Aradan iki yıl geçti.
Konstantin hapisten dönmüştü.
Katırın kaybolduğunu öğrenince karalara büründü.
Hemen aramaya başladı.
Çevresindeki dostlarına haber saldı.
Tabana kuvvet yarımadayı arşınladı.
Sonra bir haber geldi.
Katır, Kantarlı oğullarından Ali Oğlu Molla Mehmet'teydi.
Gitti istedi.
Molla Mehmet vermedi.
Araya aracılar koydu.
Molla Mehmet "asla" dedi.
Çünkü Molla Mehmet katırı Datça Nahiye müdürü tarafından ve Belediye eliyle yapılan açık arttırmadan almıştı.
Üstelik bedelini de ödemişti.
Tüm resmi belgeler elindeydi.
Konstantin'in katırını bizzat devlet satmıştı.
Molla Mehmet resmen katırın sahibiydi.
Günlerce düşündü Konstantin.
Katırı almanın bir yolu olmalıydı.
Bu yol da mahkemeye başvurmaktı.
İyi de, Osmanlı mahkemesi bir azınlığın sözüne inanıp, devletin sattığı katırı ona verir miydi?
Üstelik elinde belge falan da yoktu.
Oysa katırın yeni sahibi Molla Mehmet'in elinde makbuzları vardı.
Yine de adalete güveniyordu, Konstantin.
Bir umutla Marmaris Şer'iye Mahkemesi'ne başvurdu.
Şöyle dedi.
“Bundan iki sene önce bir olaydan dolayı zorunlu olarak Meneteşe Sancağı konsoloshanesinde bulunduğum sırada Yaka köyünde bulunan oğlum Andon’un elinde iken kaybolan ,hükümet konağında muayene olunan sarı tonlu,on altı on yedi yaşlarındaki katır, on üç seneden beri benim malım mülkümdür…Konsoloshaneden tahliye edilerek Yaka köyüne geldiğimde katırımın kaybolduğunu ve Dadya karyesi(Eski Datça) sakinlerinden Molla Mehmet'in elinde bulunduğunu öğrendim. Her türlü yola baş vurarak katırı istediysem de bana vermekten kaçındı. Bundan dolayı bana ait olan katırın tarafıma verilmesini talep ve dava ederim..”
Mahkeme Konstantin'den iddasını ispatlayacak deliller istedi.
Ne edecek Konstantin?
Elinde delil, melil yok ki.
Tek kanıtı şahitleri.
Ama mahkeme şahitlere mi inanır, resmi belgelere mi?
"Olsun" dedi Konstantin, "adalet haklının yanındadır."
Dört arkadaşını tanık gösterdi.
Tarih 25 Mayıs 1905'di.
Marmaris Şer'iye Mahkemesi şu kararı verdi.
"Davacı Konstantinden iddiasını ispat edecek deliller göstermesi istenmiştir. Davacı tanık olarak Karpatos adasındaki Aratos köyü muhtarı Kosbatus oğlu Anatostu, Anrire oğlu Harlabitos,Yatos evlatlığı(Veledi kaim) ve yine Aratos köyünden Osmanlı tebalı rum milletinden Nakosa oğlu Yorgi Kovadiris , ve Estemadı oğlu Vasil Kovaris’i şahit göstermiştir.. Mahkemede hazır olan tanıklar tek tek dinlenmiş , “Hükümet konağı avlusunda muayene olan sarı tenli Katır’ın Davacı Konstantin’in malı ve mülkü olduğuna tanıklık ederiz..”deyip, tanıklıklarını yeminleri ile doğrulamışlardır. Bu şahısların yeminli tanıklıkları doğru kabul edilip ,bu sebeple yemin ettirilme sonunda, dava konusu katırın davacı Yorgi oğlu Konstantin’e ait olduğu anlaşılmış , katırı Konstantin’e terk ve teslim etmesi Dadya köyünden Kantarlı oğullarından Ali Oğlu Molla Mehmed'e tembih ve ihtar edilmiş..Karar şeriye defterine kayıt edilmiştir."
(Kaynak : Muğla Üniversitesi ,Fen-Edebiyat fakültesi tarih bölümü H.1316-1322(M.1900-1906) tarihli 154 numaralı Marmaris Şer’iye Sicil Defterlerinin Transkripsiyonu ve değerlendirmesi..Clit:2 sayfa:492)
Hani bugün "Osmanlı torunuyuz" diye ortaya çıkanlar var ya.
Ve onların hukuğu guguk yapan hakimleri.
100 yıl öncesinin kararlarına bir göz atsınlar.
Adalet nedir belki anlarlar.
NOT: 100 yıl önce yaşanmış bu gerçek olay Datça tarihinin canlı arşivi Yusuf Ziya Özalp’in paylaşımından hikayeleştirilmiştir.Kendisine teşekkür ederken, yazılarını takip etmenizi öneririm.

FERMAN PADİŞAHINSA, SANDRAS BİZİMDİR.


"Dağlar kanatlıydı eskiden
Canları istedikleri zaman
Vurup kanatlarını kalkar
Diledikleri yere konardı
Dağların bu kalkıp konması
Toprak Ananın canını yakıyor, acıtıyordu
Sonunda Tanrı acıdı da toprağa
Dağların kanatlarını kesti.
Bu kesilen kanatlar bulut oldu.
O yüzdendir bulutların hep dağlara dağlara koşması."
Mitolojiyi şiire çeviren insan Prof.Dr. Şadan Gökovalı böyle anlatır dağları.
Dağlar antik çağlardan bu yana hep kutsaldır.
Çünkü yaşam dağlardadır.
Efsanelerin çoğu dağlarda doğmuştur.
Yücelik ve saygı hep dağlaradır.
Dağlar sığınaktır mesela.
Vermez kimseyi ellere.
Dağlar sevdadır mesela.
Kaçan aşıkları korur..
Dağlar inançtır mesela.
Tanrılar dağlarda yaşar, peygamberle dağlarda buluşur.
Dağlar hürriyet, umut, su ve rüzgardır.
Direnişler dağlarda olur.
An gelir marşlara konu olur.
"Dağ başını duman almış,
Gümüş dere durmaz akar."
An gelir türkülere söz olur.
"Oy dağlar, yalçın dağlar.
Dumanı hırçın dağlar.
Gün olur,devran döner.
Ağlayanlar da bayram eyler."
An gelir mapuslarda özgürlük umudu olur.
"Dağlarına bahar gelmiş memleketimin,
Görüşmecim yeşil soğan göndermiş.
Karanfil kokuyor cigaram."
Ve an gelir isyan olur.
"Alnında yıldızlı bere,
Elinde mavzeriyle.
Çıkıp Dersim dağlarına
türkü söylemek var ya."
İşte bunları bilmeyenler, bir bir dağlarımıza saldırıyorlar.
Ayder, Kazdağları, Eşeler, Munzurlar derken şimdi de Sandras.
Sadece doğayı katletmiyorlar.
Para uğruna binlerce yıllık gelenekleri, inançları yerle bir ediyor.
Sandras bir inanç zirvesidir mesela.
Erenlerin zirvesidir.
Burada yattığına inanılan "Çiçek Baba" isimli bir eren için binlerce ikişi gelir, dua eder, kurban keser.
Türkmenler şaman kültürden gelen bu geleneklerini yüzlerce yıldır bu zirvede sürdürür.
Sandras yaşamdır mesela.
Zirvelerinde yüzlerce yıllık anıt karaağaçları barındırır.
Karaçam, Sığla ormanlarını yaşatır.
Bir çoğu endemik 750'den farklı türüyle çok zengin bir floraya sahiptir.
Ayı, kurt, sıvacı kuşu, karakulak gibi yüzlerce çeşit yaban hayvanına yuva olur.
Sandras kerestedir mesela.
Türkiye'nin en iyi kerestesi bu dağdan elde edilir.
Antik çağın tarihçisi Strabon bile bu dağın kerestelerinden söz eder.
Sandras efsanedir mesela.
Derler ki; çok çok eskilerde ,Sandras Dağı ile Atkuruksallamaz Dağı bir gün kavgaya tutuşurlar.
Atkuyruksallamaz Dağı’nın attığı kayalar Sandras’a ulaşmaz.
Oysa Sandras Dağı attığı kayalar Atkuyruksallamaz Dağı’nın zirvesini yıkar.
Bunun üzerine Atkuyruksallamaz Dağı pes eder ve sen büyüksün anlamına gelen “Sen dırazsın” demek zorunda kalır.
Dağın ismi belli olmuştur artık: Sandıraz.
*. *. *
İşte yaşam, mitoloji, inanç içeren tüm bu güzellikler maden uğruna yok edilme tehlikesi ile karşı karşıya.
4 yıl önce maden çıkarmaya başlayan Alfa Olivia şirketi Sandras'ı sarmaya başladı.
Şu an 2.5 hektar olan faaliyet sahasını 25 hektara çıkarmak için Orman Bölge Müdürlüğü'ne başvurdu.
Eğer Sandras'ın katline ferman verillirse ne efsane kalacak, ne yaban hayatı, ne inanç, ne erenler.
Buna karşı çıkmak gerek.
Buna direnmek gerek.
Muğla Çevre Platformu(MUÇEP) bu konuda önemli adımlar atıyor.
Onlara destek olmak gerek.
Ne demişti Dadaloğlu?
"Ferman padişahında dağlar bizimdir.”

ÜSKÜDAR'DAN BU YAN LO, KİMİN YURDU!


12 bin yıllık bir geçmişi var.
İnsanoğlu'nun en eski yerleşimlerinden biri.
Sümerler, Akadlar, Asurlar, Babiller, Medler, Persler, Bizanslılar, Emeviler, Abbasiler, Hamdaniler, Artuklular, Mervaniler, Selçuklular, Eyyubiler, Moğollar, Osmanlılar ve Türkler tarafından kullanılmış bir kent.
Dicle nehrinin ikiye böldüğü mağara ve kayalardan oluşan bir yerleşim bölgesi.
Bir tarih, kültür, din ve doğal güzellik merkezi.
Hem de güzeller güzeli.
Adı Hasan Keyf.
Süryanice Hesna Kepha, Arapça’da Hisn Kafya.
Mağaralar şehri demek.
İçinde doğal yollardan oluşan en az 6 bin mağara var.
Ve onlarca tarihi bina.
Camiler, kiliseler, sinegoglar, saraylar.
12 bin yıldır onca depreme, sele, işgale dayandı ama maalesef kapitalizme yenik düştü.
Çok yakında sular altında kalacak.
50 yıllık ömrü olan Ilıca Barajı için 12 bin yıllık tarih yerle bir edilecek.
300'e yakın henüz kazılmamış höyük sulara boğulacak.
200 yerleşim yeri yok olacak.
75 bin insan evinden, yurdundan göç edecek.
En az 20 endemik bitki türü, en az 4 balık türü, en az 10 kuş türü yok olacak,ölecek.
En önemlisi orada yaşayan halkın binlerce yıllık kadim hafızası yok edilecek.
Bir baraj uğruna.
*. *. *
Kazdağları için büyük tepkiler oluştu.
Daha da oluşuyor.
Tepkiler artmalı, sonuna kadar direnilmeli.
Ama Hasan Keyf de unutulmamalı.
Aynı Kazdağları kadar yüksek sesle sahip çıkılmalı.
Çünkü ikisinin de kaderi ortak.
İkisi de aynı rantçı zihniyetin kurbanı.
Kazdağları bu toprakların ciğeri ise, Hasan Keyf de nefesidir.
Son nefesini vermesin.
Uy Havar.

SELENE’NİN GÖZYAŞLARI


"Parıldayan ayın çevresindeki sayısız yıldızlar ışıl ışıl, gökyüzü pırıl pırıl aydınlanırken, bulutlar parça parça yırtılıp da sarp dağların doruklarında sivri kayalara iner gibidir Selene’nin yüreği."
Anadolulu ozan Homeros böyle anlatır güzeller güzeli Selene'yi.
Selene Zeus'un kızıydı.
Ay tanrıçasıydı.
Latmos Dağlarını(Beşparmak) o aydınlatırdı.
Geceleri Bafa Gölü'nü ışıldatan oydu.
Bir gece yarısı Bafa Gölü'nün üzerinden dünyayı izlerken, bir kaval sesi duydu.
Ormanın derinlerinden gelen, dinleyeni mest eden bir kaval sesi.
O anda rüzgar durdu.
Hayvanlar, börtü böcekler sustu.
Doğa bu muhteşem konsere odaklanmıştı.
Kavalı çalan Endymion'du.
Yoksul, bir garip çobandı.
Kavalından çıkan ses, yüreğinden kopan nağmelerdi.
Büyüleyiciydi.
Selene de büyülendi.
Bir anda aşık oldu çoban Endymion'a.
Işığıyla onu sardı, tek beden oldu.
Artık Bafa Gölü'nde her gece Selene ile Endymion'un aşkı vardı.
Doğa her hava karardığında onların sabaha kadar süren aşkını izlerdi.
Ancak tanrılar bu işe çok kızdılar.
Nasıl olurdu da, bir Tanrıça bir ölümlüye aşık olurdu.
Buna asla izin verilemezdi.
Selene'yi babası Zeus'a şikayet ettiler.
Zeus bir gece yarısı gizlice Selene ile Endymion'un tek beden oluşunu izledi.
Evet, bu aşka bir son vermeliydi.
Ama Endymion'un kavalı onu da etkilemişti.
Bu garip çobana da kıyamazdı.
Onu küçültüp, Latmos dağlarında bir ulu çınarın kovuğunda sonsuz uykuya yatırdı.
İşte o günden bu güne Selene her gece Beşparmak Dağlarında sevgilisi Endymion'u arar.
Işıltısıyla her yere bakar.
Endymion'u bulamayınca da gizlice gözyaşı döker.
Derler ki, Bafa Gölü'nün suları Selene'nın gözyaşlarıdır.
*. *. *
Az önce bir haber okudum.
Kazdağı, Sandras, Yatağan, Munzur derken şimdi de Bafa'da talan başlamış.
Ilbira Dağı'nın tamamı maden sahası ilan edilmiş.
Ve dünden beri yüzlerce ağaç kesilmeye başlanmış.
O ağaçlardan biri belki de Endymion’un sonsuz uykuda olduğu ağaç.
Mitolojiyi, tarihi, doğayı, yaşamı yok edecekler.
Aşkları bitirecek, aşıkları öldürecekler.
Bugünden itibaren Bafa Gölü'nden semaya daha dikkatli bakın.
Selene'nin hüngür hüngür ağladığına şahit olacaksınız.
#bafayadokunma

19 Şubat 2019 Salı

BİR SOĞUK YEL ESER.


1943 yılının soğuk bir kış günüydü.
Şubat'ın 11'iydi.
Bosna'nın Bosanska Krupa kentinde bir hangarın önünde kurulmuştu idam sehpası.
Sabahın erken saatleriydi.
Halkın meraklı bakışları arasında Nazi askerleri göründü sokak başında.
Bir kız çocuğunu getiriyorlardı, ölüm sehpasına.
Henüz 17 yaşında bir kız çocuğunu.
Buz kesmişti ortalık.
Öyle ki, kentin içinden geçen Una nehri bile donmuştu.
Çocuğun elleri elektrik kablosuyla bağlıydı.
İşkencelerden yüzü, gözü morarmıştı.
Yorgun, bitkin ama gururluydu.
Naziler soğuktan titrerken, o başı dik yürüyordu son durağına.
Üstelik ayakkabıları yoktu.
Çoraplarıyla çıktı idam sehpasına.
Nazi Albayı Smithuber sordu.
"Sığınakların, silahların yerini söyle, seni bağışlayayım."
"Hayır" dedi, 17 yaşındaki kız çocuğu, "hayır."
Albay yine sordu.
"Liderinizin, işbirlikçilerin ismini verirsen, seni bağışlarım?"
Yine "hayır" dedi çocuk.
Ve ekledi.
"Çok merak etmeyin, yerlerini sorduğunuz yoldaşlarım eninde sonunda karşınıza çıkacak ve kendilerini göstereceklerdir. İşte o zaman bu sizin sonunuz olacak.”
Albay kükredi, "asın!"
Cellat ipi geçirdi, narin boynuna.
Astılar.
Bosnalılar'ın korkak bakışları altında astılar.
Lepa Svetozarovna Radic idi adı.
Hayat dolu bir kızdı.
Edebiyat, müzik, spor ve sanata ilgiliydi.
Özellikle el sanatlarına.
Ama ülkesi Naziler tarafından işgal edilince, silaha sarılmak zorunda kaldı.
Bir komünist oldu.
7. Partizan bölüğünün savaşçısıydı.
Naziler'e büyük kayıplar verdiren baskınlarda başröldeydi.
Bosna Kartal'ı diyorlardı ona.
Yugoslavya’nın yiğit kızına.
Gestopa ne kadar uğraşsa, yakalayamıyordu.
Onu yakalayıp, Naziler'e teslim eden kendi insanları oldu.
Ustaşalar.
Bosnalı Faşistler.
Yakalandıktan idam sehpasına çıkana kadar 3 gün ağır işkence gördü.
Defalarca tecavüze uğradı.
Sorulan her soruya cevabı şuydu.
"Ben hain değilim."
*. *. *
76 yıl önce bugün.Bosna'da bir soğuk yel esiyordu.
Una nehri donmuştu.
Ölüm bile üşüyordu.
Naziler Bosanska Krupa kentinde bir kız çocuğunu astılar, halkın gözleri önünde.
Sehpadaki bir komünistti.
Naziler'e göre bir haydut, onlarla işbirliği yapan ustaşalara göre ise bir vatan hainiydi.
İdamı seyredenler korkudan titrerken, boynuna ilmik geçirilen hain(!) kız son nefesinde haykırdı.
"Ey halkım özgürlüğünüz için kavga edin, asla teslim olmayın."

YILDIZLARIN ALTINDA


Dün gece hava kapalı da olsa, zaman zaman yıldızlar parlıyordu bulutların arasında.
Büyük Ayı Takım Yıldızı.
Büyük kepçe.
Yedi ışık kümesi.
Yedi parlayan yıldız.
*. *. *
Yedi kız kardeştiler.
Yedisi de güzel, sevimli, neşeliydi.
Bakireydiler.
Bir gün köylerinin uzağındaki bir ormanda dolaşmaya çıktılar.
Çicek toplayıp, şarkılar söylüyorlardı.
Bir anda bir boz ayı çıktı karşılarına.
İri ve heybetli.
Pençeleri dev gibi.
Kızlar kaçtı, ayı kovaladı.
Kızlar çareyi bir ağaca tırmanmakta buldu.
Ancak, ayı da pençeleriyle ağaca tırmanmaya başladı.
Kızlar korku ve panik içinde büyük ruha (Wakan Tanka) yalvardılar.
Wakan Tanka seslerini duydu çaresizlerin.
Ağacı yükseltti, yükseltti ve sonunda kızları gökyüzünde yanına aldı.
Yedi yıldız yaptı.
Ve Büyük Ayı dediğimiz takım yıldızı böyle oluştu.
Kızılderili Kiowa kabilesinin binlerce yıllık bir efsanesidir bu.
Şamanlar binlerce yıl böyle anlattılar torunlarına Büyük Ayı Takım Yıldızı'nın öyküsünü.
Kızılderililer Amerika'nın Wyoming eyaletinin kuzey doğundaki şeytan kulesi kayalıklarının yedi kızkardeşi boz ayıdan kurtaran ağaç olduğuna inanır.

Yine binlerce yıl öncesiydi.
Ege kıyılarında yedi kız kardeştiler.
Atlas ve Pleione'nin kızları.
Maia, Taygete, Elektra, Alkyone, Kelano, Sterope ve Merope.
Yedisi de güzel, sevimli ve neşeliydi.
Bakireydiler.
Tanrılar güzelliklerine sevdalandılar.
Her birini kendilerine eş alıp, gökyüzünde birer yıldız yaptılar.
Bugün Koç Burçu'ndaki Ülker(Süreyya) yıldız kümesi işte böyle oluştu.
Yunan Mitolojisi böyle yazar olayı.
Kahinler buna inandılar, böyle anlattılar yeni kuşaklara.
*. *. *
Binlerce yıl önce.
Aralarında binlerce kilometre mesafe olan, birbirinden habersiz iki kültür.
Yedi kızkardeş.
Yedi bakire.
Ve yedi yıldız.
Nasıl oluyor da benzer hikayeler oluşturabiliyor?
Nasıl oluyor da aynı hayalleri üretebiliyor.
Acaba diyor insan kendi kendine.
Ülkeler, sınırlar, bayraklar olmadan önce, insanlar arasında bir iletişim mi vardı bu yer kürede?
Teknolojinin olmadığı devirlerde, kültürlerarası bu etkileşimin nedeni neydi?
Yoksa insanoğlu kadim bir kültürün, dünyanın dört köşesine savrulan nesilleri miydi?

BADEM AĞACI İLE ARININ ÖYKÜSÜ




Hikaye bu ya.
Badem ağacı dedi ki arıya;
"Neyi paylaşamıyoruz ki, şu üç günlük dünyada.
Al çiceklerimin özünü,
Al götür, bal yap yavrularına."

Arı teşekkür etti, badem ağacına.
Ve dedi ki;
"Bu cömertliğin karşısında, ben de senin polenlerini karşı tarladaki ağaçlara taşıyacağım.
Neslin çoğalacak buralarda."



*.  *. *

Bir şaman öğretisi şöyle der.
“Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz.
Nehirler kendi suyunu içemez.
Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez.
Güneş kendisi için ısıtmaz.
Ay kendisi için parlamaz.
Çiçekler kendileri için kokmaz.
Toprak kendisi için doğurmaz.
Rüzgar kendisi için esmez.
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz.”


Doğanın anayasasında ilk madde budur.
Herşey birbiri için yaşar..
Birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur.
Bunu bir anlayabilse insanoğlu.

15 Şubat 2019 Cuma

GÖKOVA'DA YASA TANIMAZ BİR OTEL VE İBRETLİK BİR KARAR




"Kocaman bir tablo yapmışlar
Sakar'dan aşağı atmışlar 
Öptüm başıma kodum
Kaldırıp astım duvara 
Bakınca dilim tutuldu 
Gökova'yı gördükten sonra 
Daha bir sevdim yurdumu."

Ali Yüce "Yolkesen" şiirinde böyle anlatmıştı Gökova'yı.
Gerçekten de öyle.
Sakar'dan ilk baktığınızda, yer mi gökte, gök mü yerde anlayamazsınız.
Yer gök birbirine girmiştir adeta.
Karşınızda muhteşem bir tablo.
Yeşilden yeşil çam ormanları, bir dantel gibi işlenmiş koylar, mavinin mavisi bir deniz, dağlar, ovalar, bulutlar.
İşte bunun için demişti Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı, o tarihe geçen sözü.
"Roma'yı gör de öl derler, Gökova'yı gör de yaşa a canım."
Peki yaşıyor muyuz?





Gökova'nın nadide köşelerinden Akyaka'da bir otel.
Elif Hanım Butik Otel.
Kadın Azmağı'nın hemen yanında.
36 odalı.
Havalı mı havalı.
Luxury Travel Guide'e göre Avrupa’nın en farklı lüks butik otelleri listesinde.
Ama derler ya.
İçi seni yakar, dışı beni.

*.  *.  *

Elif Hanım Otel 2016 yılında inşaata başladı.
Daha ilk kepçe girdiğinde, çevreye verdiği zararla gündeme geldi.
İnşaatının yapıldığı parselin dışında, kamuya ait olan Azmak kenarındaki sazlık ve ağaçlık alanda büyük katliam gerçekleşti.
Ağaçlar kökünden söküldü.
Sazlar kesildi.

Harfiyat azmağa döküldü.
Belli ki otel sahibi, inşaat bittiğinde müşterilerine Azmağa kolay  erişim ve ağaçlarla engellenmeyen ova manzarası sunmak istiyordu.
Tahtibat yüzünden Azmak günlerce çamur renginde attı.

Oysa otelin bulunduğu yer Gökova Özel Çevre Koruma Bölgesiydi.
Yasalar, bölgedeki hassas eko-sistemi koruyordu.
Ama yasalar kimin umurunda.
Halkın itirazlarına, karşı çıkmalara ragmen inşaat devam etti.
Okaliptuslar kesildi, otelin Azmak kıyısına kadar olan alan yerle bir edildi.
Bunun üzerine Gökova Ekolojik Yaşam Derneği, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne oteli şikayet etti.
Kamuoyunun baskısı üzerine, otele sadece idari para ve kesilen okaliptus ağaçlarının yerine 25 tane günlük ağacı dikme cezası verildi.
Neye yarar, inşaat ve tahbirat devam ediyordu.
Tepkiler artıyordu.
Gökova Ekolojik Yaşam Derneği bu kez elindeki belgelerle otele dava açtı.
Dava görülmeye başlandığında otelin inşaatı bitmişti.
Kadın Azmağı'na verilen zarar bitmemişti.
Gerçi Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün kestiği ceza doğrultusunda kesilen ağaçların yerine  25 tane fidan dikilmişti ama küçük bir alandı.
Asıl tahribat ağaç ve sazlıklardan temizlenen büyük alandaydı ve otel yetkilileri bu alanı çakıl taşı ile müşterilerinin kullanımına açmıştı.
Tepkiler daha da artıyor ama otel sahibi umursamadan oteli işletmeye devam ediyordu.

Bu kez Gökova Ekolojik Yaşam Derneği ikinci davayı açtı.
Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü de davaya  müdahil oldu.
Mahkeme iki davayı birleştirip, bir bilir kişi atadı.
Bilir kişi, bölgede yaptığı inceleme sonra gerçekleri raporuna şöyle yazdı.
"Söz konusu alanın Gökova Özel Çevre Koruma Bölgesi içerisinde kaldığı, Elif Otelin inşaatı sırasında sazlıkların ve okaliptus ağaçlarının kesilerek, inşaatın yapımı sırasında temelden çıkan bir kısım hafriyat atığının azmak içine dökülüp dolgu yapılması ve ayrıca zemine çakıl taşı döşenmesi ile ilgili mevzuata aykırı olarak korunması gereken doğal yapıya kasten müdahele edildiği tespit
edilmiştir."
Ancak bilirkişi tahribatın geçici olduğunu belirtiyordu.
O günlerde mahkeme hakimi değişti.
Yeni hakim yeni ve kapsamlı bir bilirkişi raporu istedi.
Bu kez farklı mesleklerden seçilen üç uzman 20 sayfalık kapsamlı bir rapor hazırladı.
Rapor,  önceki bilirkişi raporundaki ekolojik tahribat tespitlerini aynen onaylamakla kalmıyor, “geçici” olduğu ifade edilen tahribatın da
“kalıcı” olduğunu belirtiyordu.
Şöyle deniliyordu.
“Dava konu kirletildiği iddia edilen alan, Gökova Özel Çevre Koruma Bölgesinde ve mutlak korunması gereken alanlar içindedir.
Azmağın akışı ve çevresinde geniş bir alanda yayılım göstermesi büyük bir sulak alan oluşumuna neden olmuştur. Bu sulak alan içerisinde birçok doğal bitki türü ve fauna (hayvan) çeşidi bulunmaktadır. Azmak içine moloz ve toprak dökülmesi azmağın fiziksel olarak kıyı yapısını bozduğu, bu nedenle de akış rejimini etkileyebileceği, binlerce yılda oluşan ve çok özel bir oluşuma sahip olan yatak yapısının dökülen toprak ve molozlarla bozulduğu/kirletildiği sonucuna varılmıştır. Sonuçta Gökova Özel Çevre Koruma Bölgesi içinde bulunan Azmak ile otel inşaatı arasında kalan ve mutlak korunması gereken
doğal flora ve fauna yapısının yaşam bulduğu sulak alan içindeki sazlıkların dolgu yapılmak ve kesilmek sureti ile zarar gördüğü ve burada tekrar doğal yaşamın yenilenmesinin mümkün olmadığı kanaatine varılmıştır."

Ve mahkeme 13 Şubat tarihinde yaptığı duruşmada kararı verdi.
"Otel sahibi Aynur Çakır’ın sabit olan çevreyi kasten kirletme suçundan eylemine uyan TCKnun 181/1-2 maddesi uyarınca olayın oluş ve işleniş biçimi, meydana gelen zarar, cezanın sanık üzerinde yeterli uyarıcı etkisi dikkate alınarak takdiren öngörülen cezanın asgari sınırından uzaklaşılmak suretiyle 3 YIL DOKUZ AY HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA,
Olayın oluş ve işleniş biçimi, meydana gelen zarar, cezanın sanık üzerinde yeterli uyarıcı etkisi dikkate alınarak  cezasından takdiri ya da yasal başkaca indirim ya da artırım yapılmasına yer olmadığına karar verilmiştir.”

Sonuçta yine direnenler kazandı.
Ancak, mücadele daha bitmedi.
Davadan örnek bir karar çıkartan Gökova Ekolojik Yaşam Derneği kamuoyuna şöyle seslendi.
"Mücadele elbette bitmedi. Öncelikle otelin tahrip ettiği alanın doğal yapısının iyileştirilmesi,  yeniden  ağaçlandırılması,  sazlıkların yeniden gelişebilmesi için koruma bandı oluşturulması gibi çalışmaların yapılması gerekiyor. Bu konuda Muğla Çevre Platformu'nun Gökova bileşenleri olarak Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü'ne bir yıl önce bir dilekçe vermiş ve talep etmiştik. ÇŞB İl Müdürlüğü konuyu Ula Belediye'sine yönlendirmişti ama geçen süre içinde herhangi bir çalışma yapılmadı. Bu konuyu yeniden gündeme getirmeli, gerekirse sivil toplum örgütleri ve halk olarak bu çalışmaları bizler birlikte yapmalıyız.
Azmak kenarındaki birçok işletme ne yazık ki benzer şekilde Azmağa zarar veriyor. Bütün bunlar gözlerimizin önünde oluyor. Elif Hanım Otel bir örnek. Bu örnekten yola çıkarak doğayı rant aracı olarak gören bu saldırgan anlayışa karşı daha kapsamlı bir mücadele süreci  başlatmanın tam zamanı. Eminiz ki, Elif Hanım Otel davasında çıkan karar benzer davalarda emsal teşkil edecektir.  Azmağa, Gökova'ya, doğal sit alanlarımıza sahip çıkmak için hepimizin yapabileceği şeyler var. El birliği ile çok daha fazlasını başarabiliriz.
Dayanışma ile kalın."

Evet, el birliği ile bu cenneti korumak hepimizin görevi.
Dünyayı gezen ilk denizcimiz Sadun Boro'nun ölmeden bir yıl önce söylediği şu sözler unutulmamalı.
"60 yıl dünyanın tüm sularında dolaştım, dolaşmadığım deniz, koy, ülke kalmadı. Doğasına, denizine, ülkesine böylesine hoyrat kötü ve vahşice davranan millet görmedim."
Doğasına, denizine, ülkesine böylesine hoyrat,  kötü ve vahşice davrananlara göz açtırmayalım. 

Sözü doğma büyüme Gökovalı Prof.Dr. @Şadan Gökova'nın şiiriyle bağlayalım.

"Biz kadın azmağı deriz
Sazlıkların arasında
Yeşil bir yılan gibi kıvrılan nehir
Üstünde birkaç yaban ördeği
Yılan balıkları
Ve kalabalık ayakları ağaçların
Karya'dan Likya'dan sesler gelir
Gökyüzünü sürükler ayaydın gecelerde
Soyunup dalaşım gelir
Aslında tertemiz, buz gibi bir sudur
Akar sessiz ve ürkek
Akar söğüt dallarını öperek
Sessizce alır yol
Deniz duymuş mudur bilinmez
Sanki bir çocuk uykusudur
Kucağıma alıp sarasım gelir
Uzaklarda Okluk koyu
İngiliz limanı Sedir
Bitkilerin yeşil çığlığı yamaçlarda
Kızıla boyanır gökyüzü
Güneş denize girmek üzeredir
Bir yanda Kıran dağları
Denizden fışkırmış hançer gibidir
Longöz koyunu hiç görmedim
Bir bilene varıp sorasım gelir
Gözümün avlusunda Gökova Körfezi
Baktıkça bakasım gelir."

NOT: Bilgi ve inşaat yapımı sırasındaki fotoğraflar nedeniyle Gökova Ekolojik Yaşam Derneği Başkanı Serdar Denktaş'a teşekkürler. Gökova fotoğrafı instagramda InstaMuğla'ya aittir.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...