22 Ağustos 2018 Çarşamba

TURGUT UYMAZ


“Büyük iş yapanların hemen hepsi, bu işleri temelli bir güçlükten, bir çıkmazdan kurtulmak için yapmışlardır.
Turgut da böylesine çıkmazların adamlarındandı. 
Oncağızımı 1956’da, sanırım, askerlikten ayrıldığı günlerde, çoluğu çocuğuyla sivilleşme mutluluğu, daha doğrusu ummacası içinde yaşadığı demlerde tanıdım.

Sonraki yıllarda, sivile soyunmakla işin bitmeyeceğini, memleketin kendisinin koca bir kışla olduğunu acı acı anlamıştı, bunun üzerinedir ki, Türkçe'de hiç denenmemiş bir şiir tarzına attı kapağı. 

Kaçıncı yeni olduğunu kimsenin çıkaramayacağı bir şiirdi bu. 
Asker kaputları gibi nefti ve uzun dizelerle soyuyordu kendini, sivilleşiyordu özümüze, benliğimize doğru. 
Taç yapraklarını dizi dizi koparıp atarak çiçeğin göbeğini bulmaya yönelen bir üryanlaşma süreciydi bu.


Neylersin ki, şiirin bitiminde anadan doğma bıraktığı gerçeklik yeniden kuşanıveriyordu üniformalarını, bir başka şiire başlayıncaya dek. 
Bu, Sizifos’kâri bir cehennem çilesiydi, bir Hades çıkmazıydı… 
Turgut bütün yumuşak başlı görünüşüne karşın, tanıdığım en serkeş, en dik başlı, en anut, en uymaz insanlardan biriydi. 
Sonuna dek Ferhat sabrı ve direnciyle o çıkmazdan çıkma kararma bağlı kaldı. 
Gazası mübarek olsun!."
CAN YÜCEL / Argos Yeryüzü Kültürü Dergisi, Sayı:12 / Ağustos 1989



BAZI SEVDALAR BETİMSİZDİR


Babası İtalyan bir berberdi.
Annesi Fransız asıllı Rus bir danscı.
Yoksuldular.
New York'ta zor geçiniyorlardı.
Onun doğumunda annesi sorunlu bir hamilelik süreci yaşamıştı.
Bu nedenle sol gözünde, kulağında ve üst dudağında kalıcı hasar oluşmuştu.
Kısmi felç.
Ağzı yana kayıyordu.
Dudakları orantısız duruyordu.
Üstelik sol gözü sağ gözüne oranla daha aşağıdaydı.
O yüzden insan içine çıkamıyor, okulu gidemiyor, arkadaş edinemiyordu.
Tek arkadaşı köpeği, Butkus'tu.
Bir buldog.



Butkus onun herşeyiydi.
New York sokaklarını köpeğiyle aşındırıyordu.
İkinci sınıf spor salonlarına gidiyordu.
Ne iş bulsa yapıyordu.
Amele işler.
Sokaklarda yatıyor, yemeğini köpeğiyle paylaşıyordu.
Bazen günlerce aç kalıyorlardı.
Bir süre sonra Hollywood'u mekan etti.
Ancak yüzündeki hasar nedeniyle iş bulmakta zorlanıyordu.
Bazı filmlerde çok düşük ücretle yüzü görünmeden figuran roller alıyordu.
Genelde de porno filimlerde.
Ama kazandığı yetmiyordu.
Sonunda sıfırı tüketti.
Köpeğini besleyemediği için tanımadığı bir adama satmak zorunda kaldı.
Sadece 25 dolara.
Parayı alıp, Butkus'u verdiğinde hem kendisi, hem köpeği ağlıyordu.




Köpeğini sattıktan bir hafta sonra bir tesadüf Muhammed Ali Clay ile Chuck Wepner'in boks maçını izledi.
O an karar verdi.
Boksörlerin hayatını anlatan bir senaryo yazmalıydı.
Daha önce gittiği spor salonlarına döndü.
Bir kaç isimsiz boksörle konuştu.
Kafasında senaryo hazırdı.
Oturdu, 20 saatte yazdı.
Sıra senaryoyu satmaya gelmişti.
Ancak kimse ile anlaşamıyordu.
Çünkü başrolde kendi oynamak istiyordu..
Film yapımcıları senaryoyu çok beğenmelerine rağmen, ağzının yamukluğu nedeniyle ona rol vermek istemiyordu.
Hatta dalga geçiyorlardı.
'Senden olsa olsa komedyen olur, bize star lazım' diyenler oldu.
Senaryoya 350 bin dolar verdiler ama onun başrol oynamasını kabul etmediler.
Kapılar bir bir kapandı..
Sonunda bir film şirketi sadece 35 bin dolar karşılığında anlaşma sağladı..
Senaryoda başrol oynayacaktı.
350 bin doları geri çevirdi, 35 bin doları kabul etti.

*. *. *

Film hasılat rekorları kırdı.
Ödül üstüne ödül aldı.
En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kurgu dallarında 3 Oscar kazandı..
Bu dünya tarihinde bir ilkti.
Adı sanı duyulmamış bir oyuncu ve sıradan bir yönetmen muzice yaratmıştı..
Bir anda ünlendi.
Artık zengindi.
İstediğini alabilirdi.
Lüks villa, son model araba, ne isterse.
Ama onun ilk işi iki yıl önce sattığı köpeğini aramak oldu.


*. *. *

Hemen köpeğini tanımadığı adama verdiği sokağa gitti.
Sordu, soruşturdu.
Bilen yoktu..
Yılmadı.
Butkus'ubulmalıydı.
Günlerce bekledi.
Sonunda adamı ve köpeğini buldu.
100 dolar teklif etti.
Adam kabul etmedi.
500 dolar teklif etti.
Adam yine kabul etmedi.
1000 dolar.
Yine red.
Uzun pazarlık sonunda nihayet anlaştı.
25 dolara sattığı köpeğini 1500 dolara geri aldı.
Sevgililer birbirine kavuşmuştu..
O adam bugünün Hollywood starı Sylvester Stallone idi.
Meşhur olduğu film de Rocky.
Stallone köpeği Butkus'a daha sonra oynadığı filimlerde rol verdi.

Hayat böyle bir şey işte.
Bazen dibe vurursun.
Bazen zirveye çıkarsın.
Önemli olan vazgeçmemek.
Samuel Beckett şöyle der.
"Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil."
Yenilmekten korkmayın.
Mücadele edenin kazanma şansı vardır.
Pes edenin asla.

21 Ağustos 2018 Salı

MARTILAR DUYDU O SON NEFESİ

1921 yılının bir Ağustos gecesiydi.
Saat gecenin ikisiydi.
Napoli'nin tatil beldesi Sorrenta'da tek başına bir otel odasındaydı.
Ağır hastaydı.
Acı çekiyordu.

Acıdan kurtulmak için ilaç alıyordu.
Ama artık ilaçlar da fayda etmiyordu.
Yasak olmasına ragmen bir kadeh şarap koydu.
Bir sigara yaktı.
Terasa oturdu.
Denize bakıyordu.
Akdeniz parlıyordu.
Yüzüne ılık rüzgar vuruyordu.
Rüzgar Akdeniz kokuyordu.
Şarabından bir yudum aldı.
Sigarasından bir nefes.
Sanki bu son gecesiydi.
Sanki öleceğini anlamıştı.
Şarabın son yudumuna kadar hayatını düşündü.
Çocukluğunu, gençliğini ve bugünlere gelişini.
Çok çalışmıştı.
Mesleğinde zirve yapmıştı.
Dünya ünlüsü olmuştu.
Monte Carlo Operası'na çıkmıştı..
Bir zamanlar New York Metropolitan'ın başyıldızıydı.
Grammy Yaşam Boyu Başarı Ödülü almıştı.
Çok da para kazanmıştı.
Büyük aşklar da yaşamıştı.
Ama ya sağlık?
Ya mutluluk?
İşte onlarda başarısızdı.
Şarabını bitirdi, sigarasını söndürdü.
Üstüne uzun kollu bir giysi aldı.
Yavaş adımlarda otelden çıkıp, kendisini sahile attı.
Gecenin zifiri karanlığıydı.
Balıkçı tekneleri ava hazırlanıyordu.
Sahilin en ucunda bir kayanın üzerine oturdu.
İyotlu havayı ciğerlerine doldurdu.


Yüzünü Akdeniz'in suyuyla yıkadı.
Sonra bir anda o çok güçlü sesiyle şarkı söylemeye başladı.
Söyledikleri Napoli'nin aşk şarkılarıydı.
Sevda şarkılarıydı.
Sesi gecenin sessizliğini yırtıyordu.
Rüzgarla şarkılar tüm sahile yayılıyordu.
Önce bir kaç balıkçı sardı etrafını.
Sonra balıkçıların tümü.
Ve çevreden sesi duyup gelenler.
Sorrento sahili opera olmuştu sanki.
Sanki martılar bile susmuştu.
O söyledikçe dalgalar dans ediyordu.
Söylediği şarkılar milyonların sevdiğiydi.
O Sole Mio, La donna, Romanze.
Bu şarkılar sayesinde milyon dolarlar kazanmıştı.
Sabaha kadar söyledi.
Şarkı söylerken, karnındaki acıyı hissetmiyordu.
Sesi kesilene kadar söyledi.
Ama hayat böyleydi işte.
Herşeyin bir sonu vardı.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte oteline döndü.
Yatağına uzandı.

Gözlerini yumdu.
Bir daha hiç açmadı.
Son konserini martılara ve balıkçılara verip, bir otel odasında tek başına ölmüştü.

*. *. *
1921 yılının bir Ağustos gecesi Napoli'nin Sorrento beldesinde bir otel odasında tek başına ölen o adam Enrico Caruso'ydu.
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tenoruydu.
Pavarotti, Bergonzi, Wunderlich, Corelli ve diğerleri onun yanında çömez kalırdı.
48 yıllık yaşamında yüzlerce şarkı söylemiş, ünü İtalya'dan dünyaya yayılmıştı.
Milano, Buenos Aires, Londra, Monte Carlo ve New York'ta sahne almıştı.
Ama bunca üne, bunca zenginliğe ragmen Akdeniz kıyısında bir gece yarısı martılara ve balıkçılara şarkı söyleye söyleye son nefesini vermişti.

Aradan 65 yıl geçti.
Enrico'nun şarkıları hiç dillerden düşmedi.
1986 yılında İtalyan bestekar ve söz yazarı Lucia Dalla, Enrico Caruso'nun son gecesini anlatan bir şarkı yaptı.
Şarkının adı da "Caruso"ydu.
Caruso'ya yakışan bir şarkıydı.
Bu ölmek üzere olan bir adamın, bir kızın gözlerine bakarken hissettiği acı ve özlemin hikayesiydi.
Bir anda büyük beğeni topladı.
Dünyanın hemen hemen her ülkesinde söylendi.
Radyolarda hiç susmadı.
Şarkıyı söylemeyen sanatçı kalmadı.

Ama bence en iyi yorumlayan Pavarotti oldu.
Özellikle Mercedes Sosa ile birlikte yaptığı düet inanılmazdı.
Lucia Dalla şöyle yazdı o son geceyi.

"Dönüyor ve hayatını görüyorsun
bir pervanenin arkasında bıraktığı izde.
Ama evet, hayat sona ermekte..
Burada, denizin parladığı, ve rüzgarın kuvvetlice estiği yerde.
Eski terasın üzerinde,
Sorrento Körfezi'ne karşı bir adam bir kızı kucaklıyor.
Kız ağladıktan sonra sesini temizleyip şarkısına yeniden başlıyor.
Seni çok seviyorum.
Çok, çok fazla, biliyorsun."
*. *. *
Bazı insanlar ölseler bile yaşarlar.
Şarkılarda, gönüllerde yaşarlar..
Enrico Caruso da yaşıyor.
İnanmıyorsanız Pavarotti ile Mercedes Sosa'ya kulak verin; 

SEN ALTINSIN, BEN TUNÇ MUYUM?


Bayram geldi, bizim buralar doldu taştı.
Deyim yerindeyse, iğne atsan yere düşmez.
Oteller, restoranlar, sahiller ana baba günü.
Büyük kentlerde 11 ay beton hapishanelerden bunalan kitleler, sonunda 5-10 gün de olsa doğaya, güneşe ve denize kavuştu.
Bir yılın stresini ve yorgunluğunu atıyorlar.
En doğal hakları.
Onlar gelince de,  bizim buralarda o klasik serzeniş yine başladı.
"Datça'ya gelmesinler!"
Niye?
Datça tapulu malın mı arkadaş?.
Özel arazin mi?
Senin burada yaşama hakkın var da, başkasının yok mu?
Bizler zaten sürekli bu cennetteyiz.
Bırakalım diğer insanlar da gelsin, 5-10 gün bu cennetin tadını çıkarsın.
Bu üstten bakış, bu ayrıcalıklı zihniyet sağlıklı bir beynin ürünü olabilir mi?
Bunun "Suriyeliler ülkeme gelmesin"den farkı var mı?
Kalabalık sevmiyorsan bir iki ay evden dışarı çıkma.
Biraz sabret.
Zaten Eylül'den sonra koskoca yarımada senin.
10 ay biz bizeyiz.
Yetmiyor mu?
Ayrıca.
Buranın köylüsü, esnafı bu gelenler sayesinde para kazanıyor.
Koskoca bir kışı bu bir iki ayda kazandığıyla geçiriyor.
Onların mutluluğuyla mutlu olmak yerine, "Datça'ya gelmesinler" demek hangi vicdanın eseri?
Bir şey daha.
Gelenler sağa sola çöp atıyormuş!
Doğru.
Doğru da onlar gelmese çok mu temiz olacaktı Datça?
Orman içlerine hafriyat atanlar kimler?
Kumsallara sahillere pet şişe, cam şişe, her türlü pislik bırakanlar kimler?
Piknik alanlarını çöplüğe çevirenler kimler?
Sadece gelenler mi?
Sen temizsin de, gelenler mi pis?
Sen medenisin de, gelenler mi ilkel?
Toplumsal sorunları sadece gelenlere yüklemek ne kadar doğru?

Gelenlerin buradaki doğal yaşama saygı göstermesini beklemen elbette hakkın.
Gereksiz korna çalmamalarını, köy içinde sürat yapmamalarını, müziğini sonuna kadar açmamalarını istemen de hakkın.
Ama "gelmesinler" demek ne hakkın, ne haddin.
Artı.
Madem Datça'yı başkalarıyla paylaşamayacak kadar seviyorsun, niye bu güzelim cennete sahip çıkmıyorsun?

Koylar bir bir şirketlere kiralanıyor.
Kaçak yapılar mantar gibi bitiyor.
Deniz her geçen dün daha da kirleniyor.
Su kaynakları hoyratca tüketiliyor.
Senin hiç sesin çıkmıyor.

Neden?
Neden varsa yoksa "Datça'ya gelmesinler!"
Hani Aşık Veysel diyordu ya.

"Beni hor görme kardeşim
Sen altınsın ben tunç muyum
Aynı vardan var olmuşuz
Sen gümüşsün ben sac mıyım."

Herkese iyi bayramlar.

19 Ağustos 2018 Pazar

ETME GEL, AY KARANLIK


Ağustos'un son günleri.
Mesudiye'de durgun bir hava.
Gökyüzü yıldız yorgan.
Ay, gezegenler ve yıldızlar.
Yıldızlar karanlıkta ışıldayan şairler gibiler.
Venüs bu gece biraz alıngan.
Göz kırpıyor sanki.
Bir yanıyor, bir sönüyor.
Ay ise parlak.
Belki de yakınlığından.
Kocaman.

Aya her baktığımda  İspanyol şair Garcia Lorca'nın mısraları gelir aklıma.

"Ay kocaman at kara.
Torbamda zeytin kara.
Bilirim de yolları.
Varamam Kordoba'ya."

Bir toprak ağasının evladı olup, çiftciyi köylüyü düşünmek her insanın harcı olamazdı.
Onun oldu.
Lorca'nın yüreği ezilenler için attı.

Neruda'nın dediği gibi, o İspanya ozanlarının en sevileni, en arananı ve en ‘çocuk’ olanıydı.
Hep halkını düşündü.
Tek suçu buydu.
1936'da bir Ağustos sabahında, henüz 36 yaşındayken, Franco'nun faşistleri tarafından kurşuna dizildi.
İnfaz mangasına ateş emri verilirken, dilinden dökülenler şunlardı.

“Özgür olmayan insan nedir?
Söyle bana, Mariana.
Söyle seni nasıl sevebilirim
Özgür olmazsam.
Sana kalbimi nasıl açabilirim
Bu yürek benim değilse."

*.   *.   *

Gecenin bu saatinde, aya sesleniyor yüreğim.
Şairler neden öldürülür gülüm?
Neden süründürülür?
Nedendir bu zulüm?
Mısraların suçu nedir?

*.   *.  * 

Almanya'da Hitler faşizmine ilk başkaldıranlardan biriydi Bertolt Brecht.
İyi şairdi.
Mısraları inanılmazdı.

"İyice görüyorum artık düzeni.
Orada, bir avuç insan oturuyor yukarıda,
Aşağıda da bir çok kişi.
Ve bağırıyor yukardakiler aşağıya:
"Çıkın buraya gelin ki,
hepimiz olalım yukarıda."
Ama iyice gözlediğinde görüyorsun,
Neyin saklı olduğunu
Yukardakilerle, aşağıdakiler arasında.
Bir yol gibi gözüküyor ilk bakışta.
Yol değil ama.
Bir tahta bu.
Ve şimdi görüyorsun açıkça;
Bu bir tahterevalli tahtası.
Bütün düzen bir tahterevalli aslında.
İki ucu birbirine bağımlı.
Yukardakiler durabiliyorlar orada,
Sırf ötekiler durduğundan aşağıda."

Ölüm emrini verdiler..
1933'ün şubatında canı kadar sevdiği ülkesini terketmek zorunda kaldı.
Şiirleri belleklere kazındı.

"Tankınız ne güçlü generalim, 
Siler süpürür bir ormanı, 
Yüz insanı ezer geçer.
Ama bir kusurcuğu var; 
İster bir sürücü.

Bombardıman uçağınız ne güçlü generalim, 
Fırtınadan tez gider, filden zorlu.
Ama bir kusurcuğu var; 
Usta ister yapacak.

İnsan dediğin nice işler görür, generalim, 
Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin.
Ama bir kusurcuğu var; 
Bilir düşünmesini de."



Dünya şairi Nazım Hikmet, Cumhuriyet kurulur kurulmaz zalimlerin hedefi oldu.
1923'ten 1938'e kadar çekmediği zulüm kalmadı..
Nezarethanelerde, işkencehanelerde, mahkemelerde süründürdüler.
Suçu şiir yazmaktı.

"Açlık ordusu yürüyor 
yürüyor ekmeğe doymak için 
ete doymak için 
kitaba doymak için 
hürriyete doymak için. "

Ekmeği, eti, kitabı ve hürriyeti yazdığı için 1938'de darbeci suçlamasıyla 25 yıl verdiler.
12 yıl hapis yattı.
Aftan çıktı.
Susmadı.
Yine hapise tıkmak istediler.
Yurtdışına kaçtı..
Memleketine hasret öldü.

"Memleketim, memleketim, memleketim, 
ne kasketim kaldı senin ora işi 
ne yollarını taşımış ayakkabım, 
son mintanın da sırtımda paralandı çoktan, 
Şile bezindendi. 
Sen şimdi yalnız saçımın akında,
enfarktında yüreğimin, 
alnımın çizgilerindesin memleketim, 
memleketim, 
memleketim."

*.   *.   *

Bir damla suya okyanusu sığdıran sihirbazlar gibi, her mısrasına sonsuz anlamlar yükleyen bir yazardı Sabahattin Ali.
Sistemin karşısında, halkının yanındaydı.
İşsiz bıraktılar.
Hapse attılar.

"Burda çiçekler açmıyor
Kuşlar süzülüp uçmuyor
Yıldızlar ışık saçmıyor
Geçmiyor günler geçmiyor."

Yattı, çıktı.
Peşini bırakmadılar.
Yurtdışına kaçarken kafasını kırdılar.

“Namuslu olmak, ne zor şeymiş meğer? 
Bir gün Almanların pabucunu yalayan, 
Ertesi gün İngilizlere takla atan,
Daha ertesi gün de Amerika`ya kavuk sallayan 
Soysuzlar gibi olmak istemedik.
 Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. 
O da kendi cefakeş milletimizdir."

*.  *.  *

Bir yürek işçisiydi Ahmed Arif.
Bir namus işçisi.
Namuslu ve yürekli olunca başına gelmedik kalmadı.

"Dört yanım puşt zulası..
Dost yüzlü, 
Dost gülücüklü 
Cıgaramdan yanar. 
Alnım öperler, 
Suskun, hayın, çıyansı. 
Dört yanım puşt zulası, 
Dönerim dönerim çıkmaz. 
En leylim gecede ölesim tutmuş 
Etme gel, 
Ay karanlık."

Horladılar, dışladılar, hapse attılar.

"Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
Zulamdaki mahzun resim,
Haberin var mi?
Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
Karanfil kokuyor cıgaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin."



Arjantin'in yüreğiydi Victor Jara.
Köylünün, işçinin sesi.
Emeğin nefesiydi.
Henüz 39 yaşındayken Pinochet'in faşist ordusu tarafından katledildi.
Şili Ulusal Stadyumunda beş bin tutsağın gözleri önünde ellerini kestiler önce.
Sonra kafasını dipçikle parçaladılar.
Ölürken bile şiirini okuyordu, Jara.

“Beş bin kişiyiz burada
Bu ufacık yerinde kentin.
Beş bin kişiyiz..
Kim bilir kaç kişiyiz daha kentlerde ve ülkede?
Burada yapayalnız on bin el, tohum eken
Ve fabrikaları çalıştıran.”

*.  *.  *

Daha niceleri.
Şiirleri uğruna zulme uğradı.
Oysa şiir hakikattır.
Şiir yaşamdır.
Şiir halktan beslenir.
Ve şiir yazılamaz, yazdırılır.
Şairler karanlıkla parlayan yıldızlar gibidir.
Macarlar'ın kahramanı Petöfi şöyle tarif eder şairi.

"Ey şairler, gireceksiniz halkla kol kola,
Alevlerin, fırtınaların içinden geçeceksiniz,
Hiç durmadan yürüyeceksiniz, ama hiç durmadan,
Alçaktır halkın bayrağını elinden düşüren de,
Şurda, geride, bir kenarda gizli gizli,
Bir parça dinleneyim, diyen de alçak.
Halk bakacak, görecek, anlayacak,
Acı çeken kim, başkaldıran kim, dövüşen kim,
Kim işi oluruna bırakmış,
Kim günü gün eden,
Kim şarlatan, 
Kim korkak!” 

*.  *.  *

Gecenin bu saatinde gökyüzünde ay ve yıldızlar.
Ay'a sesleniyor yüreğim.
Belki de en yakın olduğundan
Şairler neden öldürülür gülüm?.
Neden süründürülür?
Nedendir bu zulüm?
Sonra yıldızlara takılıyor gözüm..
Karanlıkla yıldız gibi parlayan şairler geliyor aklıma.
Ve Ahmed Arif'in sözlerini hatırlıyorum.
"Etme gel, Ay Karanlık!"

GÜZELAYDIN VE MÜRİTLERİ


Spor medyasında bir manipülasyon çetesinden söz ediliyor yıllarca.
Öyle bir çete ki, algı operasyonlarıyla kulüpler, teknik direktörler ve futbolcular üzerinde baskı oluşturuyor.
Hatta bir spor gazetesinin yönetimini bile değiştirmeye çalışıyor bu çete.
İddialar böyle.
Ve bu iddialar  kulaktan kulağa yayılıyor ama işini kaybetme korkusundan kimse dile getirilemiyor.
Aslında geçmişte dile getirenler olmuştu.

GÜZELAYDIN'IN MÜRİTLERİ
Mesela 31 Ekim 2007 tarihli Türkiye Gazetesi'nde Kemal Belgin, "Güzelaydın ve müritleri" diye tanımladığı bu manipülasyon çetesinin o günlerde Futbol Federasyonu'nu dizayn etmeye çalıştığından söz ediyordu.
"Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu'nun suyu kaynadı ya... Hah işte ondan; eski milli takımlar sorumlusu Serdar Güzelaydın, müritlerince vitrine konmaya başlandı. Hoş, kendisine sorarsanız, "Bilmem ki, bakarız, zamanı değil" falan diye konuşur ama şirket meseleyi üstlenmiştir bile."

GÜZELAYDIN SPOR MÜDÜRLERİ, MANİPÜLASYON

Mesela Bilgin Gökberk, 25 Nisan 2008 tarihli Milliyet Gazetesi'nde "Güzelaydın, Spor Müdürleri, Manipülasyon" başlığıyla şöyle yazıyordu.
"Serdar(Güzelaydın) bey bayılıyor bu işlere.
Belli.
Doğum gününü de futbol medyasının önde gelen köşe yazarları, yorumcuları ve spor müdürleri ile kutladı. 
Sonra ‘sürpriz yaptılar, haberim yoktu’ dedi.
O doğum gününün bir gazetenin spor müdürünün organizasyonu olduğu yazıldı. 
Sıradan, dikkat çekmeyen bir haberdi, benim dikkatimi çekti.
Kim karışabilir insanın doğduğu günü kimle kutladığına; kim ne diyebilir?
“İş mi bu yaptığı” denilebilir en fazla.
Ya “iş”se peki.."

GÜZELAYDIN GAZETECİLERE PARA AKTARIYOR

Bir başka gazeteci Fatih Altaylı 22 Mayıs 2018'de Habertürk Gazetesi'nde medyadaki bu manipülasyon oluşumunun o günlerde Galatasaray kongresine algı operasyonu yaptığını ima ederek, bazı gazetecilerin Serdar Güzelaydın tarafından beslendiğini ileri sürüyordu.
"Federasyon Başkanı Demirören’in medyası Özbek’i destekliyor. Biliyoruz. Keza Serdar Güzelaydın vasıtasıyla bazı gazetecilere çeşitli biçimlerde para aktarılıyor. Onlar da Özbek’i destekliyorlar.


HER TAŞIN ALTINDAN GÜZELAYDIN ÇIKIYOR

İddialar sadece yazılmakla kalmıyordu.
Yorumcu Rıdvan Dilmen NTV ekranlarında  medyadaki bu manipülasyon oluşumunu açık ve net diye getiriyordu.
İddiaların merkezindeki isim Serdar Güzelaydın'dı.
Kimdi bu Güzelaydın?
15 Ocak 2018 tarihinde Fethi Yılmaz, Odatv'de şöyle anlatıyordu, Serdar Güzelaydın'ı.

"Beşiktaş Başkanı Fikret Orman’la yakın ilişkileri olan, ANAP ve AKP döneminde Bakanlık yapan Murat Başesgioğlu’nun kalemi olan, Türkiye Futbol Federasyonu’nda görev alan, TRT’de işler yapan, FETÖ’nün Türkçe Olimpiyatları'na katılan Serdar Güzelaydın’ın öz geçmişi, adeta “her taşın altında bu isim var” yorumlarına neden oluyor.
Kastamonulu Serdar Güzelaydın, ANAP döneminde İçişleri Bakanlığı yapan bir başka Kastamonulu Murat Başesgioğlu’nun döneminde, Bakanlığın kaleminde çalıştı.
Sonrasında ise Güzelaydın için uzun yıllar yöneticisi olacağı Türkiye Futbol Federasyonu’nun kapıları açıldı. Öyle ki bir başka Kastamonlu, 2008 yılında hayatını kaybeden eski TFF Başkanı Hasan Doğan, 2002 yılında TFF’ye adım attığında ilişkilerini de yine Serdar Güzelaydın koordine ediyordu.
Serdar Güzelaydın’ın ismi AKP’nin iktidara geleceği 2002 yılında bir başka konu ile ilgili gündeme gelmişti. O dönem Serdar Güzelaydın, Ataköy Otelcilik A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü idi. Ataköy'de Ataköy Otelcilik A.Ş'ye ait Crowne Plaza Hotel'in bulunduğu binanın çatısına 2002 Ekim ayında sessiz sedasız bir anten konulmuştu. İddiaya göre, bu anten AKP'nin telsiz görüşmeleri için konmuştu. Atatürk Havaalanı'nın 6 numaralı pistinin iniş koridorunda olan, otelin tepesine izinsiz kurulan anten, uçaklar için tehlike yaratıyordu. Bu sebeple, AKP’de Bakanlık yapmış Başesgioğlu’nun akrabası olan, AKP’de Bakanlık yapmış Erkan Mumcu ile yakın ilişkileri olan Serdar Güzelaydın’ın ismi gündeme gelmişti.
Serdar Güzelaydın daha sonra AKP’den aday olmak için de uğraştı, ancak bu durum partide tepkilere neden oldu ve Güzelaydın’ın adaylık başvurusu kabul edilmedi.
Güzelaydın’ın ismi 2005 yılında ise bir yolsuzluk dosyasıyla gündeme geldi.
Vakıf Gureba Hastanesi kapatıldı ve yerine Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi konuldu. Murat Başesgioğlu’nun Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olduğu dönemde Vakıf Gureba Hastanesi’ne ilişkin yolsuzluk iddiaları gündeme geldi. Bu iddialar üzerine 2005 yılında Vakıf Gureba Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Nedim Samancı görevden alındı. Bakan Murat Başesgioğlu, Gureba’daki iddiaları vahim halde görerek, daha "derinlemesine" incelenmesini istemişti. Yolsuzluk iddialarına ismi karışanlar ise şöyleydi:
Başhekim Nedim Samancı, AKP İstanbul İl Başkan Yardımcısı Kemal Akar, bakan danışmanı İlyas Yıldırım, Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu üyesi Serdar Güzelaydın ve hastane derneği muhasebeci Yaşar Kabataş…
Tüm bu isimlerinde tek ortak noktası ise; Kastamonulu olmasıydı.
Devam edelim.
TRT’ye FETÖ’cülerin en çok girdiği İbrahim Şahin’in başkanlığı döneminde, Serdar Güzelaydın, TRT’de de görev aldı ve TRT’ye işler yaptı. Bes Yapım’ın da sahibi olan Serdar Güzelaydın, Doğan Holding Yönetim Kurulu üyesi ve Doğan TV Holding Yönetim Kurulu Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın eşi Mehmet Ali Yalçındağ’a yakınlığıyla biliniyor. Güzelaydın’ın yapım şirketi başta Doğan Medya’nın kanalları olmak üzere birçok TV programı yapıyor.
2008 yılında FETÖ’nün Türkçe Olimpiyatları'na katılan Serdar Güzelaydın, Turkcell’in BİP uygulamasının da sahibi… BİP spor uygulaması gazeteciler arasında da etik tartışmasına neden olmuştu. Bazı spor gazetecileri haberlerini gazetelerinden önce uygulamaya gönderiyordu. Haberi ilk bu uygulamadan gören gazeteler de Bip’i kaynak vererek haberi geçiyorlardı. Bu şekilde büyük gazetelerin özel haberlerinin uygulamaya akması tartışmalara neden olmuştu.
Güzelaydın, 2008’de Fatih Terim’in milli takımdan aldığı maaş sert şekilde eleştirilirken, TFF yönetim kurulu üyesi olarak; ''ücret ile ilgili yorumlar haksızlık'' açıklamasını yapmış ve Fatih Terim’e destek olmuştu. O dönem Güzelaydın’ın bu sözleri TFF içinde de tepkilere neden olmuştu.
Fatih Terim’in Galatasaray’a gelişinde de, Terim ile Galatasaray Kulübü Başkanı Dursun Özbek’i buluşturan isim Serdar Güzelyadın’dı. Serdar Güzelaydın, Dursun Özbek ile Fatih Terim arasındaki görüşmenin 4 dakika sürdüğünü ifade etmiş ve anlaşmanın sağlandığını anlatmıştı.
Evet.
Tartışma yaratan isimlerin yanında görülen ve ilişkileri dikkat çeken Serdar Güzelaydın’ın isminin, kamuoyuna sıklıkla gündeme gelmemesi de kafalardaki soru işaretlerini arttırıyor.
Peki...
Sahi, nedir Serdar Güzelaydın’ın her taşın altından çıkmasını sağlayan güç?"

*.  *.  *

Yazılanlar, çizilenler bunlar.
Serdar Güzelaydın bir işadamı.
Para kazanmak için her yolu, her gücü kullananlardan.
Peki bizim meslektaşlara ne oluyor?
Kemal Belgin'in deyimiyle "Güzelaydın'ın müritleri"ne ne oluyor?
Kendini neden kullandırıyorsun arkadaş?
Yıllardır medyada "Güzelaydın güzellemeleri"yle neden manipülasyon yapıyorsun?
Neden?
Üç, beş, on her ne kadarsa cebine aktarılan, bu neyin karşılığında arkadaş?
Boğazından nasıl geçiyor o lokma?
Bizim camiamız küçüktür, herkes kimin kim olduğunu bilir.
Değer mi?

15 Ağustos 2018 Çarşamba

BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELER.


35 yaşındaydı.
Henüz daha yolun yarısı.
Kimsesizdi.
Belki de kimliksizdi.
Genç yaşta deri kanseri teşhisi kondu.
Tedavi için gitmediği yer kalmadı.
Ankara, Denizli, İzmir, Gaziantep'de şifa aradı, durdu.
Son çare bir yıl önce Manisa’ya sığındı.
Ama kalacak yeri yoktu.
Manisa Devlet Hastanesi’nin bahçesinde bir bankın üzerinde uyumak zorundaydı.
Gündüz hastanede tedavisini sürdürüyor, gece bahçede yatıyordu.
Bir gün hastanede tedavi olurken, bahçede bıraktığı valizin içinden kemoterapi ilaçlarını çaldılar.
Perişan oldu.
Çünkü çalınan sadece ilaç değil hayatıydı.
Hırsızın bulunması için çalmadığı kapı kalmadı.
Bulamadılar.
Yeni ilaç da alamadı.
Vermediler de.
Çaresizlik içinde gündüz hastanenin içinde, gece parkta hayata tutunmaya çalıştı.



Dün sabah temizlik işçileri Manisa Devlet Hastanesi’nin bahçesindeki bankın üzerinde hareketsiz yatan bir insan buldular.
Hemen sağlık ekipleri geldi.
Yapılan kontrolde öldüğü anlaşıldı.
Adı Hüseyin Ayılmazer’di.
Kalacak yeri olmadığı için hastane bahçesinde can veren Hüseyin Ayılmazer.
Üstü kapatıldı.
Emniyete haber verildi.
Sonra otopsi için hastane morguna kapatıldı.

*.  *.   *

35 yaşında bir insan.
Henüz yolun yarısında bir can.
Bir hastane bahçesindeki bankın üzerinde sessiz sedasız gitti aramızdan.
Bu acı haberi okurken, bir an televizyona takıldı gözüm.
“Hepimiz aynı gemideyiz” diyordu bizi yönetenler.
Yandaşları da uyarıyordu.
“Batarsak birlikte batarız!”
Hüseyin Ayılmazer dinleseydi ne derdi acaba?
Nazım’ın mısralarını mırıldanır mıydı?
“Bu gemi bir kara tabut, 
lumbarından giren ölür. 
Üstümüzden geçti bulut.
İnsanlar ey, nerdesiniz? 
Nerdesiniz?”
O an Yunus Emre'nin sözleri geldi usuma.
"Bir garip ölmüş diyeler
üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin"

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...