2 Kasım 2022 Çarşamba

ÖRGÜ MASALI



Atena, Yunan mitolojisinde zeka ve sanat tanrıçasıydı.
Özellikle kadınların yaptıkları ince nakışların, oyaların, kanaviçelerin, işlemelerin koruyucusu idi.
Hera'nın gelinliğini bile kendi elleri ile dikmişti.
Yunanlı kadınlar Atena'yı çalışırken seyrederek sanatçı olurdu.
El örgüsü ve dokumada kimse onunla yarışamazdı.
Bir kişi hariç.
Lidyalı bir güzel kız; Arakne.
Bir ölümlü.
Arakne İzmir'in Kolophon kentinde yaşardı.
Çok sanatkardı. Özellikle gergef (işlemelerin yapıldığı alet) işlemekte, oya yapmakta çok başarılıydı.
Nymphalar(su perileri) bile onu izlemeye doyamazdı.
Bir gün Nymphalar Arakne’ye sordu.
"Bu kadar güzel işlemeyi sana Atena mı öğretti?"
Arakne kibirliydi. "Atena da kim? Ben bu işte tanrıça da olsa geride bırakırım." diye cevap verdi.
Bunu öğrenen Athena çok kızdı. Arakne'yi tanrılarla yarışmama konusunda uyarmalıydı.
Yaşlı bir kadın kılığına girerek, soluğu Kolophon'da aldı.
Geçti Arakhne'nin karşısına "haydi yarışalım" dedi.
Başladılar nakış işlemeye.
Yaşlı kadın kılığındaki Atena, Atina kentine kendi adını verdiren Poseidon'u yendiği savaştan muhteşem bir sahne dokudu.
Bu sahne adeta tanrıların insanlara neler yapabileceğine dair bir gözdağıydı.
Arakne ise Baş Tanrı Zeus'un Leda, Europa, Danae ve Hera'yı aldatan sahnelerini dokudu.
Bu dokuma tanrıların da zaafları olduğunu vurguluyordu.
Aynı zamanda tanrılara bir meydan okumaydı.
Atena çok kızdı ve Arakne'yi orada örümceğe çevirdi.
Yunan mitolojisinde örümceğin yaratılışı böyle anlatılır.
Tıbbın babası Hipokrat’ın tarihe geçen bir sözü var.
“Vita brevis, ars longa.”
Hayat kısa, Sanat uzun(ölümsüz)
İnsan Arakne'nin hayatı kısa sürdü ve öldürüldü.
Ama Örümcek Arakne'nin o muhteşem örme sanatı yüzyıllardır yaşıyor, ölmüyor.
Bugün kendisini tanrı yerine koyup, sanatla, sanatçılarla uğraşanlara ders ola.

ZAVALLI TİTHONUS, NE ÇOK İSTEMİŞTİ ÖLMEYİ



İzmirli Homeros "Gül Parmaklı" diye söz ediyordu Şafak tanrıçası Eos'tan.
Eos, Akdenizli Güneş tanrısı Helios ile Bafalı Ay tanrıçası Selene'nin kardeşiydi.
Aliağalı ozan Hesiodos şöyle söz ederdi ondan.
"Şafak tanrıçası Eos, her gece alacakaranlık tanrısı Astraio'la birleşip coşku yürekli rüzgârları estirirdi.
Bunlar gökleri arıtan Zephyros(batı rüzgarı, meltem), azgın esişti Boreas(kuzey rüzgarı, poyraz) ve Notos‘tu(doğu rüzgarı, lodos).
Rüzgarlardan sonra Şafak tanrıça günün müjdecisi Şafak yıldızını ve göklerin çelenk çelenk yıldızları doğururdu."
Eos her şafak vakti atlı arabasıyla gökyüzünü dolaşıp, parmaklarıyla karanlık ile aydınlığı bir perde gibi ayırır, günü aydınlatırdı.
Zaten adını gül rengi şafaktan almıştı.
Akıllı, iyi kalpli olmasına rağmen, çok yaramaz, kıskanç, şıp sevdiydi.
Önüne gelene aşık oluyor, aşklarını ergence kıskanıyor, onları uzak ülkelerde saraylara kapatıyor, ergen davranışlarıyla, kaprisleriyle bıktırıyordu.
Bir gün Truva Prensi Tithonus'a aşık oldu.
Onu herkesten çok sevdi.
Ama Tithonus ölümlüydü.
Aşklarının sürmesi için ölmemeliydi.
Gitti Olimpos'a, Tithonus'u ölümsüz yapması için baş tanrı Zeus'a yalvardı.
Zeus, kurnaz ve kıskançtı.
Ve Eos'ta gözü vardı.
Şeytanca bir plan yaparak, "tek isteğin bu mu" diye sordu.
Eos o heyecanla hayatının yanlışını yaptı ve "evet" yanıtı verdi.
Bu telafi edilemez bir hataydı.
Çünkü sevdiğine sonsuz gençlik istemeyi unutmuştu.
Aylar, yıllar, asırlar geçti.
Zavallı Tithonus yaşlandıkça yaşlanıyordu.
Derisi buruşuyor, kasları zayıflıyor, eli ayağı tutmuyordu.
Truva'nın o atletik, yakışıklı prensi artık boş bir çuval gibiydi.
Bunak bir ihtiyardı.
Eos'a "beni tekrar ölümlü yap" diye yalvardı ama
Tanrıça Eos ne yapsa, ne etse aşkının yaşlanmasını durduramadı.
Tithonus'un bu çirkin, bitik halini kimsenin görmemesi için onu sarayında özel bir odaya kapattı.
Ama bu da çare değildi.
Sonunda çok sevdiği aşkından kendisi de tiksindi.
Bir şey yapmalıydı.
Öldürmeye kıyamadı, en büyük aşkı Tithonus'u bir çekirgeye dönüştürdü.
Çünkü mitolojide çekirge ölümsüzdü.
Sağlıklı yaşam uzmanları Tithonus yanlışı diyor bu mitosta yaşananlara.
Tıp bilimi modern ilaçların güçsüzleşen ve bunayan bir yaşlı toplum yaratmamasının çarelerini arıyor.
Bu yüzden de "uzun ömür" değil, "sağlıklı yaşam" kavramını insanlığa aşılamaya çalışıyorlar.
Sağlıklı yaşam, ömrün sağlıklı kısmının uzaması anlamına geliyor.
Siz siz olun Tithonus yanlışına düşmeyin.
Sevdiklerinize uzun ömür değil, sağlıklı yaşam dileyin.
Sağlıcakla kalın.

SÜT DAMLALARI



Arşipel Mitolojisi'nin baş tanrısı çapkın Zeus, bir gece vakti canı sıkılınca Olimpos dağından deniz kıyısına indi.
Thebai kentindeydi.
Dolaşırken, Thebai kralı Amphitryon’un eşi Alkmene’ye
hayran kaldı.
Ne yapıp edip bu kadının gönlünü çelmeliydi.
Hatta ondan insanların yardımına koşacak bir kahraman
yaratmalıydı.
Kral Amphitryon’un seferi çıktığı bir gün amacına
ulaştı.
Alkmene’yle birlikte olmayı başardı.
İkilinin bir erkek çocuğu oldu.
Adı Herakles’ti.
Herkül.
Zeus çocuğu alıp tekrar Olimpos’a döndü.
Çocuğu gören eşi tanrıça Hera, olaya büyük tepki gösterdi
ve bu çocuğa bakmayacağını söyledi.
Zeus ise Herkül’ün tanrılaşmasını, yani ölümsüz olmasını istiyordu.
Bu nedenle mutlaka Hera’nın sütünü içmeliydi.
Bir gece yarısı Hera uyurken, Herakles’i onun
kucağına bıraktı.
Günlerce aç kalan çocuk Hera’nın memelerine öyle
yapıştı ki, süt ağzından taşıp yere döküldü.
Her süt damlası kumda bir çiceğe dönüştü.
Kum Zambağı dediler bu çiceğe.
Latince Pancratium maritimum.
Süt gibi beyaz, soğanlı bir nergis türüydü.
Masumluğun, dişiliğin, doğurganlığın, simgesiydi.
Öyküsü Mitolojide böyle yer aldı.
Kum Zambakları kumsallarımızda yetişen bir çicek.
Maalesef nesli tükenmek üzere.
En büyük düşmanı inşaatlar.
Ve insanların koparması.
Oysa o kadar narinler ki.
Datça’da da büyük tehlike altındalar.
Sayıları günden güne azalıyor.
Ağustos ayı çiceklenme dönemi.
Ekim’e kadar ürüyorlar
Ve bu çiçeği koparmanın cezası 109 bin lira.
Yanlış okumadınız, tam 109 bin lira.
Ayrıca yurtdışına çıkarılması yasak.
Buna rağmen koparılıyorlar.
Datçalılar.
Datça’ya gelen konuklar.
Kum Zambaklarımıza sahip çıkalım.
Bu güzelim çiceği yok etmeyelim.
Unutmayalım ki;
Çiceklerin açtığı yerde, umutlar da yeşerir.

KIZ ÇOCUĞU


Cimon yaşlı, dik başlı, Roma İmparatorluğu'na kafa tutan bir adamdı.
Sert muhalefetiyle halkı etkiliyor, sözleriyle düşündürüyordu.
Saray susturulmasına karar verdi.
Tutukladılar.
Cezası ölümdü.
Ama bu ölüm farklı olmalıydı.
Cimon acı çeke çeke ölmeli, ızdırabı Roma topraklarında kulaktan kulağa yayılmalıydı.
Bir zindana kapattılar.
Açlıktan ölmesi için yemek verilmesini yasakladılar.

Ancak günler haftalar geçiyor, Cimon ölmüyordu.
Aksine her gün daha sağlıklı görünüyordu.
Bu işte bir iş vardı.
Hiç yemek yemeyen Cimon nasıl oluyor da açlıktan ölmüyordu?
Gardiyanlar gizlice zindandaki Cimon'u izlemeye başladılar.
Sonunda gerçek ortaya çıktı.
Cimon'un yeni doğum yapmış bir kız çocuğu vardı.
Adı Pero'ydu.
Her gün zindandaki babasını ziyaret ediyor, kapıya arkasını dönüyor ve sütüyle babasını besliyordu.
Gardiyanlar gördükleri manzara karşısında şaşkına dönmüştü.
Kız çocuğu resmen babasını emziriyordu.
Pero'nun bu fedakarlığı kısa sürede Roma sokaklarına, oradan da saraya ulaştı.
İmparatora yakın bir praetor(yargıç) bu olaydan çok etkilenmişti.
Önce sarayı ikna etti, sonra yargıçlar kurulunu toplayıp Cimon'un cezasını kaldırttı.
Üstelik Cimon ve kızı Pero devlet koruması altına alındı. 

Bu inanılmaz öyküyü MS 1.Yüzyılda yaşamış Romalı tarihçi Valerius Maximus yazdı.
Konu bir çok sanatçıya ilham kaynağı oldu.
Cimon ve fedakar kızı Pero'nun onlarca tablosu yapıldı.
En ünlüsü Peter Paul Rubens'in 1625'te bitirdiği paylaştığım tabloydu. 

Efendim,ne mutlu kız çocuğu olan babalara.
Tabi bana da.

KİM TAKAR İMPARATORU



Hey gidi Septimius Severus.
Sen ki, Roma'nın Afrika kökenli ilk imparatoruydun.
Sen ki, merkezde Akdeniz olmak üzere kuzeyde İngiltere, güneyde Yukarı Nil, Suriye, Anadolu ve Ermenistan’ı kapsayan devasa bölgenin tek hakimiydin.
60 milyon insan zorla sana biat ederdi.
Astığın astık, kestiğin kestikti.
Suriyeli güzel Lulia Domna ile yaşadığın aşk dillere destandı.
Her şehirde senin için yapılan zafer takları vardı.
Her kentte yazıtlar hep seni anlatırdı.
Heykellerinle doluydu her yer.
Ama bak sonunda ne oldu?
Sana methiyeler düzen bir yazıtı Antalya’nın Korkuteli ilçesindeki Kozağacı Camisi'nin avlusunda musalla taşı yaptılar.
Yine senin için dikilen anıtın bir sütununu da musalla taşının altına koydular.
Yüce Severus, gördün mü bak.
Yurdum insanının tarih bilinci bir yana ama her saltanatın bir sonu vardır.
Buna musalla taşları şahittir.

İRİŞ DEDE SULTANIM İRİŞ



Hey Karaburun.
Hey Homeros'un rüzgarlı Mimas'ı.
Anadolu'nun Dede Sultanı Börklüce Mustafa'nın yurdu.
Nergis'in ana vatanı.
Bir zamanlar nergisin kadar kıl keçilerinle de ünlüydün.
O keçilerin sütünden elde edilen mis kokulu peynirlerinle sofraların tadıydın.
Bak ne hale getirdiler seni.
Yenilebilir enerji diyerek her yere rüzgar enerji santralleri(RES) diktiler.
Avrupa'daki uygulamaların aksine meraları yok ettiler.
Daha birkaç yıl öncesine kadar sayıları 300 bini geçen keçiler bugün 28 binlere kadar düştü.
Süt ve peynir artık karaborsalık.
Bu gidişle yakında ne keçi kalacak, ne süt, ne peynir.
Sermaye son darbeyi vurmaya hazırlanıyor.
Karaburun yakında güneş enerjisi santrallerine(GES) de açılıyormuş.
Kalan meraları panellerle dolduracaklar.
Dolar uğruna, güzelim keçilerin canına okuyacaklar.
Ey Karaburunlular.
Ekho ve Narkissos aşkına.
Mis kokulu nergislerin aşkına.
Keçinin,sütün,peynirin aşkına.
"İriş Dede Sultanım İriş" deme zamanı gelmedi mi?
NOT: Karaburun keçileriyle ilgili ayrıntılı bir yazıyı Alakarga'da Ahmet Soysal 'ın kaleminden okuyabilirsiniz.

7 Mart 2022 Pazartesi

KADININ GAZABINDAN KORK


“Bugün kadınlar erkekler gibi, erkekler de kadınlar gibi savaştı”

Kserkses

Tarih boyu kadınlar savaşa karşı çıktı.

Çünkü savaşların en mağdurları hep onlar oldu, 

Evlatlarını, eşlerini kaybettiler, tecavüze uğradılar, zulm gördüler.

Bu nedenle de barışın sağlanması için her türlü bedele katlandılar,

Ama vatanları işgal edilince, kora kor savaşmaktan da hiç çekinmediler.

İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle dolu.

Britanya Krallığı Fransa’yı kuşattığında Joan of Arc’lar, Kızılderililerin katliamında Apachi Lozen’ler, Anadolu’nun kurtuluş savaşında Kara Fatmalar, Nene Hatunlar, Hitler Almanyası Sovyetler’e saldırdığında Zoya’lar, İspanya İç savaşında Dolores’ler ve daha niceleri hep ön saflarda oldular.

Ama biri var ki, o sadece savaşmakla kalmadı, kadını küçümseyen, kadın aklını hor gören erkek egemen sisteme tarihin en büyük yenilgilerinden birini yaşattı.

Onun kazandığı zafer kadın aklının ve cesaretinin zaferiydi.


*. *. *


Tarih MÖ 353’tü.

Karya kralı Mausolos ölmüş, yerine eşi Artemisia geçmişti.

Kraliçe Artemisia Karya ülkesinin tek hükümdarıydı. 

Kendisine bağlı toprakları Bodrum’dan yönetiyordu.

Sanatseverlerdi. Ölen eşinin anısına dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen Mausoleion'u yaptırmıştı.

Ayrıca farklı kültürleri birleştirici ve barış yanlısı bir kişilikti.

Ama bir kadının yönetimine girmek istemeyenler vardı.

Özellikle erkekler tarafından yönetilen Helenler, Rodoslular ve Latmoslular.


Atina’nın kışkırtmasıyla Rodoslular Artemisia’yı devirmek için saldırıya geçtiler.

Gerisini MÖ 80’lerde yaşayan yazar Vitrivius Pollio anlatıyor.


"Bir kadının Karya'nın tüm devletlerinin yöneticisi olmasını bir rezalet olarak nitelendiren Rodoslular güçlü bir donanmayla krallığı ele geçirmek için yola çıktılar. 

Ama haber Artemisia'ya erken ulaşmıştı.

Hemen donanmasının kürekçi ve denizcileriyle birlikte gizli limanda toplanmasını istedi.

Ayrıca tüm yurttaşlarının surların üzerinde yerlerini almaları ve Rodos gemilerini gördükleri andan itibaren alkışlamalarını istedi.

Rodoslular, güçlü donanmaları ile Bodrum'daki büyük limana vardıklarında, surların üzerindeki halk onlara tezahürat yapıyor  ve kenti teslim etmeye hazır olduklarını bağırıyorlardı.

Rodoslular büyük bir heyecanla kenti teslim almak için gemilerini terkedip surlardan içeri girdiklerinde, Artemisia denize açtırdığı bir kanaldan kendi donanmasını küçük limandan büyüğüne kaydırdı ve başı boş bırakılan Rodoslular'ın bütün gemilerine el koydu.



Ava çıkan Roduslular fena avlanmıştı. Gemilerine binip kaçamadıkları için Bodrum sokaklarında teslim olmak zorunda kalmışlardı.

Kentini işgalden kurtaran Artemisia'nın öfkesi bununla bitmemişti.

Ele geçirilen Rodoslular'ın gemileriyle hemen Rodos'a saldırdı.

Kendi gemilerinin, defne çelenkleriyle yaklaştığını gören Rodoslular askerlerinin zaferle döndüğünü sanarak kentin tüm kapılarını açtılar.

Böylece Artemisia  hiç zorlanmadan Rodos'u ele geçirdi.

Kentin en görülen yerine de birisi kendisini, diğeri de Rodos'u simgeleyen iki heykelle bir zafer anıtı diktirdi. Yıllar sonra Rodoslular onurlarını kıran bu heykeli kaldırmak istediler ama bir anıtın adandıktan sonra kaldırılmasının günah olduğunu öngören dinsel inançları altında ezildiler. Çok çok sonraları da anıtı binalarla çevreleyerek kimsenin göremeyeceği biçimde kapattılar.(*)


*. *. *


Tarihe 2. Artemisia olarak geçen Karya Kraliçesi, zekası, cesareti ve askeri stratejisi ile bir çok antik tarihçisi ve sanatçıyı etkiledi. Onlarca tablosu, heykeli yapıldı. Antik çağda Bodrum'da onun anısına dikilen orijinal heykel ise bugün maalesef British Museum'da.

Artemisia'nın amazonlar'ın soyundan geldiği iddia ediliyor.

Halikarnas Balıkçısı da "Merhaba Anadolu" kitabında şöyle der.

“Bütün Ege kıyılarında Amazonların ayak izleri görülür.” 

(*)VITRIVIUS POLLIO; De Architectura, ıı, 8.10-16.



6 Şubat 2022 Pazar

NEREDESİN EY DATÇALI SOSTRATUS

Yukarıda gördüğünüz çizim 1572 tarihine ait.
Hollandalı ressam Heemskerck’in imzasını taşıyor.
Yer İskenderiye.
Elinde bir tablet ile Mısır kralı II.Philadelphus’a bir şeyler anlatan kişi dünya mimarlık tarihine adını yazdıran Knidoslu hemşehrimiz Sostratus.
Arkadaki adada gördüğünüz yapı ise, Antik dünyanın yedi harikasından biri olan İskenderiye Feneri.
Yapılış tarihi MÖ.280.
Bir mimarlık ve mühendislik harikası.
Tabanı 340X340 metre ölçülerinde.
Yüksekliği 140 metreye yakın. Khufu ve Kefren Büyük Piramitlerinden sonra antik dünyanın en yüksek binası.
Dört kattan oluşuyor.
Etrafı heykellerle dolu. Heykellerden birinin eli sürekli güneşi gösteriyor. Diğeri açık denizde düşmanı işaret ediyor. Bir diğeri saatleri belirlemek için müzik çalan mekanik bir figür.
En üstte de muhteşem bir Poseidon heykeli.
Fener yüksek ateşle ışık saçıyor ve bronzdan yapılmış bir ayna ile ışık 54 kilometre uzaktaki gemilere kadar ulaşabiliyor.
Adını üzerinde bulunduğu Pharos Adası’ndan alıyor.
Bugün bile Fransızca, "Phare", İspanyolca "Fare", Portekizce "Farol" sözcükleri deniz feneri anlamına geliyor
Bizim dilimize geçen "Far", “Fener” sözcüklerinin de kaynağı.
Kral II.Philadelphus bu muhteşem yapıya sadece kendi adının yazılmasını istiyor.
Sostratus kralın adını bir levhaya yazdırıp, eserine koyuyor.
Ama aylar sonra bir başka yazı çıkıyor ortaya.
“Denizdekileri koruyan tanrılara Knidoslu Dexiphanes'in oğlu Sostratus’un armağanıdır.”
Bu yeni yazıyı görenler şaşkına dönüyor.
Çok sıkı bir şekilde korunan İskenderiye Fener’ine bu yazıyı kim, nasıl koydu?
Antik tarihçi Lucian’a göre olayın gerçeği şöyle.
“Knidoslu Sostratus, eserini bitirdikten sonra bu yazıyı yazıyor ama üstünü alçı ile kapatıyor. Bir süre sonra rüzgar ve deniz suyunun etkisiyle alçı dökülüyor ve kralın isminden daha büyük olan bu yazıt ortaya çıkıyor.”
İskenderiye Feneri MS 796, 1100 ve 1326'daki şiddetli depremlerle büyük hasar görüyor ve kalan taşlar 1480’de Memlüklerin Sultanı Eşref tarafından Pharos'un üzerine yapılan kalede kullandırılıyor.
Knidoslu mimar, mühendis Sostratus’un bu eseri dünya mimarlık tarihine adını yazdırmış bir yapıt.
Sırları hala tam olarak çözülebilmiş değil.
Sostratus’un bir çok mimarlık harikası eseri var.
Knidos’taki Dor düzenindeki Stao’da da (ticaret merkezi) onun imzası olduğu biliniyor.
Sostratus yaklaşık 2300 yıl önce yaşadı.
Babası Dexiphanes gibi Datça’lıydı.
Eserleriyle iz bıraktı.
Bugün tekrar dünyaya gelse ve Datça’yı gezse ne düşünür acaba?
Çarpık yapılaşma, beton çöplüğü, estetikten uzak, rant uğruna yok edilen doğa ve mimarisiz, biçimsiz bir kent.
“Batsın sizin uygarlığınız" der mi?

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...