18 Aralık 2020 Cuma

MEDUSA'NIN SALI VE BATAN İNSANLIK.


Bugün Uluslarası Göçmenler Günü imiş.
Göçmen denilince Ege ve Akdeniz’de batan botlar, tekneler geliyor aklıma.
Karanlık sularda boğulan çaresizler.
Denizin üzerinde yüzen cesetler.
Sahillere vuran bebeler.
Milyonlar sadece seyretmekle yetinirken, verilen son nefesler, biten hikayeler.
Sömürünün imdat çanları.
Bir de Medusa’nın Salı.

*. *. *

1816 yılının Haziran ayıydı.
Sömürgeci İngilizler, sanki kendi mallarıymış gibi Senegal’i başka bir sömürgeci Fransızlar’a devretmişti.
Fransız Kralı 18. Louis, Senegal’e taçlı ve 3 zambaklı bayrağı dikmek için 4 askeri gemi göndermişti.
Askerler ve asilzadeler dışında Senegal’i kolonileştirmek için götürülen yoksul göçmenler de vardı.
Gemilerden birinin adı Medusa idi.
İçinde Senegal’e yeni atanan Vali Schmaltz ile 400 insan bulunuyordu.
Kaptan Chaumereys acemiydi ve göreve kralın torpiliyle gelmişti.
Valinin de etkisiyle hızlı ama çok tehlikeli bir rota çizdi.
Gemi 2 Temmuz’da Moritanya açıklarında Arguin Kayalıkları'na oturdu ve batmaya başladı.
İnsanlık dramı da işte tam burada başladı.
Gemide herkese yetecek filika yoktu, sadece 250 kişi binebilirdi.
Vali, kaptan ve asilzadeler yiyeceklerin büyük bir bölümünü yanlarını alarak, hemen filikaları doldurdular.
Ya geride  kalanlar?
Onlar için de Medusa’nın tahtalarından bir sal yapıldı.
150 kişi bu sala bindirildi, yanlarına çok az bisküvi, su ve şarap bırakıldı.
Filikalar bu salı çekecekti.
Ancak bir süre sonra yavaşlattığı gerekçesiyle, valinin emriyle  salı çeken ipler kesildi. 
150 kişi kaderine terk edildi.
Ve büyük bir insanlık dramı başladı.
Önce salın kenarında bulunan 20’den fazla insan karanlık sularda kayboldu.
İkinci gün salın ortasına geçmek için çıkan kavgada 65 kişi daha can verdi.
Üçüncü gün yiyecek bitti.
Açlığa dayanamayanlar hastalanıyor ve ölüyordu.
Beşinci gün durumu ağırlaşan hastalar denize atılmaya başlandı.
Altıncı gün de yamyamlık. 
Artık ölenlerin etleri yeniliyordu.
Yiyemeyenler intihar ediyordu.
13’üncü gün salda sadece 15 kişi kalmıştı.
Bitkin, umutsuz, bir deri bir kemik kalmışlardı.
Bazıları delirmek üzereydiler.
17 Temmuz günü Argos isimli bir Fransız gemisi tarafından tesadüfen bulunup kurtuldular.
Kurtulanların beşi kısa bir süre sonra tedavi altındayken can verdi.

*. *. *

Bugün Fransa’nın Louvre Müzesi’nde bir tablo sergileniyor.
4,91 metre uzunluğunda, 7,16 metre genişliğinde devasa bir tablo.
Adı, Medusa’nın Salı.
Ressamı Theodora Gericault.
Gericault, bu insanlık dramını dünyaya duyurmak için bu tabloyu yapmaya karar veriyor.
Önce sağ kurtulanlardan bilgi alıyor.
Boğulanların cesetlerini hastane morgunda inceliyor.
Tek tek eskizler çiziyor.
Sonra salın küçük bir örneğini yaptırarak, model olarak kullanıyor.
Ve iki yıllık bir uğraş sonrası, 1818 yılında da bu eser ortaya çıkıyor.

“Medusa’nın Salı”  sadece bir tablo değil.
Sömürgeciliğe karşı bir isyan.
Kendi canlarını kurtarmaktan başka hiç bir şeyi düşünmeyen asillere karşı bir eleştiri.
Ölüm karşısında insanların ten rengine bakılmaksızın ne kadar eşit olduğunu gösteren bir kanıt.
Ve de haber niteliği taşıyan muhteşem bir sanat eseri.
Umarım, bugün Ege ve Akdeniz’de yaşanan gerçek göçmen dramlarını da sanatıyla sağır sultanlara duyuracak Gericault gibi sanatçılar olur, bu dünyada.

15 Aralık 2020 Salı

İMDAT.. BOZKIRIN NAZAR BONCUĞU'NU KIRIYORLAR.


Kenar-ı Diclede Bir Kurt Kapsa Koyunu, 
Gelir de Adl-i İlahi Sorar Ömer'den Onu.
Mehmet Akif Ersoy


Asırlar önce bir çoban yaşardı, Sivas'ta.
Tüm gün  koyunlarını otlatırdı, bozkırlarda.
Bir seher vakti ay yatakta iken o ayaktaydı.
Yıldız yorgan bir gecenin ardından yatağından uyandı.
Kalktı, sırtına kepeneğini geçirdi, kavalını aldı, koyunlarıyla kendisini doğaya attı.
Dolaşa dolaşa saatlerce besledi sürüsünü.
Bir ara yorulduğunda, bir ağacın altında kaval çalarken uykuya daldı.
Uyandığında güneş tam da yukarıdaydı.
Yakıyordu.
Sürüsü susuz kalmıştı.
Üstelik en yakın su kaynağı saatlerce uzaktaydı.
Koyunlar çaresiz, su için mee'liyordu.
Özellikle bir kuzu adeta son nefesini vermek üzereydi.
Dayanamadı çoban.
Suluğunu son damlasına kadar kuzuya içirdi.
Minik yavru kurtulmuştu.
Peki kendisi ve diğerleri ne yapacaktı?
En yakın su kilometrelerce uzaktaydı.
O an bir gürüldü koptu,
Yer yarıldı, yerden bir pınar fışkırdı.
Saniyeler içinde orada gök mavi bir göl oluştu.
Çoban önce şaşırdı, sonra attı kendisini mavi suya.
Sürüsüyle birlikte içti kana kana.

*.   *.   *

Efsaneler böyle anlatır Sivas'ın Gürün ilçesindeki doğa harikasını.
Bu harikanın adı, Gökpınar Gölü.
Öyle bir güzellik ki, 1500 metre rakımda, dağların arasında, gök mü aşağıda, göl mü yukarıda anlayamazsınız ilk bakışta.
Bozkırın ortasında nazar boncuğu gibi duruyor orada.
Anadolu'nun saklı cennetlerinden biri.
Berrak, tatlı ve turkuaz rengi suyuyla doğal bir akvaryum.
En derin noktasındaki küçük bir çakıl taşını bile göreceğiniz kadar temiz bir su.
Kırmızı benekli alabalıklarının yuvası.
Kıyısındaki kavak, salkım söğüt ağaçlarının, binbir renk çiceklerin, endemik türlerin can suyu.
Doğanın bizlere emanet ettiği, gelecek kuşaklara taşınması gereken dünyanın en berrak gölü.
Mutlak korunması gerekiyor.
Acilen sit alanı ilan edilmesi gerekiyor.
Ama aksine.
Şimdilerde doğaya ihanet edercesine, yok ediliyor.

*.  *.   *

Aşağıdaki satırları dikkatle okumanızı rica ediyorum.
Sivas Valiliği yaklaşık bir yıl önce Gökpınar Gölü'nün etrafına 15 bungalovluk bir dinlenme tesisi yapmak için ihale açtı.
Çevre sevdalıları, Gürünlüler buna büyük tepki gösterdiler.
Dilekçelerle imza kampanlarıyla konuyu ülkenin gündemine taşıdılar.
Bilimsel raporlarla tehlikeyi işaret ettiler.
Bunun üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, yapılaşmanın Gökpınar'a vereceği zararı düşünerek,  acil notuyla bölgeyi "Potansiyel Doğal Sit Alanı" ilan etti.
Herkes "nihayet Gökpınar kurtuldu" dedi.
Ama maalesef kurtulmadı.
Sivas Valiliği, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın acil notuna ve "Potansiyel Doğal Sit Alanı" kararına rağmen, geçtiğimiz Ekim ayında iş makinalarını bölgeye soktu.
Valilik, henüz " Doğal Sit Tescil Süreci"nin bir aşaması olarak Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırmaları'nın sonucunu beklemeden, yapılaşma kriter ve kısıtları belirlenmemişken, yangından mal kaçırırcasına  bir imar planı onayladı ve inşaat faaliyetlerine başladı.
Bunun üzerine "Gökpınar Gölü Korunmalıdır Hem de Tüm Doğallığıyla İnisiyatifi” hiç zaman kaybetmeden konuyu yargıya taşıdı ve söz konusu imar planının iptalini ve inşaat çalışmalarının durdurulmasını talep etti.
Ancak dava sürerken, Sivas Valiliği  ikinci aşama imar planını da onayladı. 
Böylece tüm gölü kuşatacak şekilde yeni yapılaşmaların önünü açtı.
Eğer bu gidişata dur denilmezse, Gökpınar'ın kaderi Trabzon'daki Uzungöl gibi olacak.



Şimdi sormak gerekiyor.
Çevre ve Şehircilik Bakanı  Sayın Murat Kurum.
Bakanlığınızın Gökpınar Gölü ile ilgili aldığı ve acil notu ile Sivas Valiliği'ne bildirdiği "Potansiyel Doğal Sit Alanıdır" kararı neden uygulanmıyor?
Sivas ili Bakanlığınızın yetki alanı dışında mı?
Lütfen verdiğiniz kararın arkasında durun ve Gökpınar'ın yok olmasına seyirci kalmayın.
Bir soru da Sivas Valisi Sayın Salih Ayhan'a
Şu pandemi günlerinde, Bakanlığın kararına rağmen, üstelik mahkeme sürerken, bu aceleniz niye?
Doğayı mı, inşaatı mı daha çok seviyorsunuz?
Çocuklarınızın, torunlarınızın Gökpınar gibi bir cenneti görmesini istemiyor musunuz?
Doğaya bir şey olmaz diye düşünüyorsanız, Uzungöl'e bakın, açtığınız yol nerelere varıyor, orada göreceksiniz.
Büyük şair Mehmet Akif Ersoy’un  bir sözü var ya...
 "Kenar-ı Diclede Bir Kurt Kapsa Koyunu, Gelir de Adl-i İlahi Sorar Ömer'den Onu”  diye..
Lütfen Gökpınar kıyısında kurt olmayın, efsanedeki gibi kuzuya hayat veren çoban olun.

NOT: Gökpınar’ın yokedilişine sessiz kalmak istemiyorsanız, imza kampanyasına katılın lütfen.




9 Aralık 2020 Çarşamba

DİKKAT.. 22 BÖLGE 81 ŞEHİR BÜYÜK TEHDİT ALTINDA.


Arkadaşlar, kardeşler, dostlar.
Anneler, babalar, amcalar, çocuklar.
Anne karnındaki bebeler.
Hepimiz tehdit altındayız.
İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Muğla, Burdur, Isparta, Balıkesir, Bursa, Yalova, Manisa tehdit altında.
Çanakkale, Çankırı, Kırıkkale, Kastamonu, Çorum, Bolu, Karabük, Zonguldak, Bartın, Tuz Gölü, Kocaeli, Sakarya, Düzce, Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, Denizli, Aydın tehdit altında..
Bitmedi.
Eskişehir, Bilecik, Afyon, Kütahya, Uşak, Nevşehir, Kırşehir, Niğde, Aksaray, Konya, Karaman, Adana, Hatay, Mersin, Kahramanmaraş tehdit altında...
Osmaniye, Gaziantep, Kilis, Kayseri, Sivas, Malatya, Yozgat, Trabzon, Artvin, Gümüşhane, Giresun, Rize tehdit altında..
Bitmedi.
Samsun, Sinop, Amasya, Ordu, Tokat, Erzurum, Ardahan, Bayburt, Bingöl, Iğdır, Kars, Tunceli, Ağrı, Erzurum , Van, Bitlis, Hakkari, Muş, Siirt, Şırnak,Şanlıurfa, Adıyaman, Diyarbakır, Batman, Elazığ, Mardin tehdit altında.
22 bölge, 81 il, tüm yurdumuz tehdit altında.
Sadece biz insanlar değil, havadaki kuş, sudaki balık, karadaki karınca, ağaçlar, çicekler, tüm canlılar tehdit altında.
Hatta binlerce yıllık tarihi kentler bile.
Bizler Korona virüs ile uğraşırken, iş, güç, aş derdiyle boğuşurken, birileri kapalı kapılar ardında gizli gizli planlar yapıyor.
Yaşantımızı berbat edecek planlar bunlar.
Hani Yılmaz Güney'in o sözü vardı ya.
"Arkadaşlar! Dışarıda bir şeyler oluyor farkında mısınız? Uykuda olanları sarsın uyandırın. Herkese söyleyin yakında ışıklar kesilebilir. Karanlıkta ne yapacaksınız?"
Aynı böyle.
Şimdi uykudan kalkma, herkesi uyandırma zamanı.
Tehditin boyutu şöyle.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıkları Koruma Genel Müdürlüğü, bir kaç yıl önce "sözde canlıların yaşam haklarını korumak, doğal güzelliklerin talan edilmesini õnlemek"amacıyla Türkiye genelinde 22 bölgede yukarıda isimlerini yazdığım kentler için " Doğal Sit Alanları Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporları" hazırladı.
Ancak gayri menkul şirketlerine hazırlatılan bu raporlar kamu oyundan devlet sırrı gibi gizlendi.
Ne doğaseverlere, ne sivil toplum örgütlerine, ne avukatlara, ne de belediyelere verildi.
İsteyene de "İnsanların evleri herkese açık mıdır? Bakanlığımızın kendine saklayacağı şeyler vardır” denildi.
Düşünebiliyor musunuz?
Bizlerin ve tüm canlıların yaşam hakkını korumak, doğanın talan edilmesini önlemek amacıyla düzenlenen raporlar bizlerden gizlendi.
Uzun uğraşlar sonunda, Datça Belediyesi ve Muğla Çevre Platformu'nun açtığı bir davada mahkeme, bakanlıktan "Muğla İli Doğal Sit Alanları Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporu"nu istedi.
Bakanlık zorunlu olarak mahkemeye gönderdi.
İki yıl devlet sırrı gibi saklanan rapora nihayet mahkeme kararıyla ulaşılabildi.
Rapor incelenince, "doğayı korumak bir yana aksine kullanmak" için hazırlandığı, sit alanlarının koruma derecelerinin düşürülerek, betonlaşmaya yol açabileceği ortaya çıktı.
Üstelik Sayıştay da bu raporların usule aykırı düzenlendiğini tesbit etti.
Kısacası rant uğruna çevremiz, doğamız parsel parsel betona peşkeş çekilecek.
Beton imparatorluğu kapımıza kadar dayandı artık.
Sessiz kalınırsa, güzelim coğrafyamız kısa sürede betonlaşacak.
Bu yüzden, hepimizin bu tehdite karşı dayanışma ile her türlü yasal mücadeleyi vermesi gerekiyor.
Bu raporların tek tek kamuoyuna, halka açıklanması gerekiyor.
Tüm canlıların yaşam hakkının korunması, doğal güzelliklerin talan edilmemesi gerekiyor.
Özetle Sayıştayın da usulsüzlük saptadığı bu raporların toptan iptal edilmesi gerekiyor.
Muğla Çevre Platformu ( MUÇEP), bu tehdite karşı her türlü hukuksal mücadelesini verirken, 22 bölgeye de dayanışma çağrısı yaptı.
"Gelin, elele omuz omuza doğamıza sahip çıkalım" dedi.
Ardından da Change.org’da bir imza kampanyası düzenledi. 






Umutsuz olup da, “bir imzadan ne olacak” diyenler varsa eğer, unutmamak gerekir ki, “umutsuzluk en kahredici hastalıktır.”
Birer birer çoğalanlar, dev bir dayanışma oluşturarak umutları yeşertir.
İmzalayalım ve hep birlikte hem kendimizin, hem tüm canlıların yaşam hakkı için haykıralım.

“BIRAKIN DOĞAL KALSIN”


Detaylı bilgi için; https://mucep.org/mucepten-turkiyeye-tarihi-cagri-gelin-dogamiz-icin-el-ele-omuz-omuza-verelim/

5 Aralık 2020 Cumartesi

GÜZEL ATLAR ÜLKESİ'NDE CİNAYET



"ama biliyorum Kırşehir'de mezarsın
bir kilisesin Kapadokya'da"
Turgut Uyar

Kapadokya.

Persçe "Güzel Atlar Ülkesi."

Tarih boyu ticaret kolonilerini barındıran ve ülkeler arasında sosyal köprü kuran bir coğrafya.

Tarihi İpek Yolu'nun çok önemli kavşaklarından biri

Erciyes, Hasandağı ve Güllü Dağ volkanlarından çıkan küllerle kavrulmuş bir doğa harikası.

Başta Nevşehir olmak üzere Kırşehir, Niğde, Aksaray ve Kayseri'yi içine alan bir Periler ülkesi.

Yeryüzünde peri bacaları, kayalara oyulmuş evleri, yeraltında birbirine tünellerle bağlı inanılmaz kentleri.

Kaymaklı, Derinkuyu, Özkonak , Mucur, Örentepe, Gümüşkent , Ova ören ve Gökçetoprak ve niceleri.


Henüz bulunmamış onlarcası olduğu sanılıyor.

Bazıları 70-80 metre derinlikte ve kat kat.

Tüm kentler tünellerle birbirine bağlı.

İnanılmaz bir mimarlık ve mühendislik harikası.

Tüm kentlerde doğal havalandırma bacaları var.

Havalandırma bacaları aynı zamanda su depoları.

Karınca yuvaları gibi.

Bu bacaların yeryüzüne çıktığı yerler kolay kolay görünmüyor.

Kentlerde şarap depoları, ahır, erzak  depoları, toplanma salonları ve yüzlerce oda bulunuyor.

Binlerce yıl önce yapılan bu kentler insanlık tarihinin sırlarıyla dolu.

Her yıl binlerce turist geziyor buraları.

Ve Kapadokya’nın ovaları.

Yeraltı su kaynakları.

Dünyaca ünlü üzüm bağları.

Elma, armut, ceviz, erik, kayısı, ayva, dut, iğde yetişen meyve bahçeleri.

Patates, şekerpancarı, buğday, arpa, çavdar, bakla, nohut, fasulye, mercimek ve sarımsak veren bereketli toprakları.

Yüzlerce endemik bitkisi.

Yöreye özel Avrupa’nın ikinci büyük kertenkelesi Agama Stellio ile bir gece hayvanı olarak bilinen, aslında çöllerde yaşayan Arap Tavşanı.

Kuşları, balıkları, binlerce değişik türleri.

İşte böyle tarihi, kültürel ve doğal bir cennet olan Güzel Atlar Ülkesi şimdi çok büyük bir tehlike ile karşı karşıya.

Düşmanın adı zehir.

Katilin adı ise siyanür.


Kanadalı Canterra şirketi Kapadokya’nın kalbi olan Avanos’ta ağaç katliamı yaparak siyanürle altın aramaya başladı.

Tıpkı Kaz Dağları gibi.

Dur denilmezse su ve toprak zehirlenecek.

Tarım bitecek.

Otlar, çicekler, böcekler, kuşlar ölecek.

Güzel Atlar Ülkesi’nde ölüm kol gezecek.

Buna dur demek gerekiyor.

Hani Yaşar Kemal Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde diyordu ya.


“O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.”

Eğer Kapadokya Cinayeti’ne dur diyemezsek, güzel insanlardan sonra güzel atlar da yok olup gidecek.



1 Aralık 2020 Salı

DELİ RAPORLU BİR KATİL NASIL MİLLETVEKİLİ OLUR?



Sevgilisi silahıyla vurup, öldürdü.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nden deli raporu aldı.

Ardından Zonguldak milletvekili oldu.

Masal mı bu?

Hayır hakikat.

Adı da Recep Zühtü Soyak.


*. *. *


Önce Recep Zühtü Soyak kimdir, ona bakalım.

Bir Kuvvai milliydi.

İyi silah kullanır, hedefi 12'den vururdu.

Teşkilatı Mahsusa üyesiydi.

Kurtuluş Savaşında bir çok cephede çarpıştı.

Hep Mustafa Kemal'in yanındaydı.

Erzurum ve Sivas kongrelerinde etkin rol oynadı.

Cumhuriyetten sonra da Atatürk'ün masasındaki 4 isimden biriydi.

1924, 27 ve 31 seçimlerinde Sinop, 1935 seçiminde de Zonguldak milletvekili olarak meclise girdi.

Eskişehir Şeker Fabrikası'nın Yönetim kurulu üyesiydi.

Milletvekili olmasına rağmen bir çok yabancı şirketin temsilcisiydi.

Mecliste iş bitirenlerden.

Soyak soyadını kendisine Atatürk vermişti.

İnönü'yü öldürmeyi planlayanların başındaki isimdi.

Kazım Karabekir'in kitabını basılmadan toplayıp, yakan adamdı.


*. *. *


Recep Zühtü'nün İstanbul'da 10 yıldır beraber olduğu Fatma Medine isimli 20 yaşında bir sevgilisi vardı.


Ona Çengelköy'deki ünlü İzzetabad Kasrı'nı almıştı.

10 Şubat 1935 günü içki sofrasında bir arkadaşı Recep Zühtü'ye kulaktan kulağa dolaşan bir söylentiyi aktardı.

Söylenenlere göre; Fatma Medine, Recep Zühtü'yü gayrimüslim bir gençle aldatıyordu.

Üstelik bu genç Recep Zühtü'nün gõmleğini ve kol düğmelerini kullanıyordu..

İçki masasında arkadaşını dinleyen Recep Zühtü çılgına döndü.

Hemen bir kayığa atlayarak Dolmabahçe'den Çengelköy'e geçti.

Tüm söylentileri yalanlayan, üstelik yalvaran Fatma Medine'yi "Bu işi madem yapacaktın, bir Türk bulamadın mı da, kefereyle işi pişirmeye kalktın" diyerek tüm şarjörü boşalttı.

Ağır yaralı Fatma Medine Fransız Pastör Hastanesi'nde iki gün komada kaldıktan sonra 12 Şubat'ta öldü.


*. *. *


Görgü tanıklarına rağmen Recep Zühtü tutuklanmadı.

Kimse bir işlem yapmadı?

Atatürk'ün uşağı Cemal Granda'ya göre "adli makamlar, Cumhurbaşkanının yakını diye Recep Zühtü hakkında soruşturma yapmaktan çekiniyorlardı." 

Ama dosyayı da kapatılamıyorlardı.

Çünkü katil belliydi.


Yine Cemal Granda'ya göre, olayı duyan Atatürk, "Hiç müsamaha göstermeden kanuni işlem neyse onu yapın" demişti.

Ama nedense yapılmadı.

Recep Zühtü hiç tutuklanmadan, mahkemeye bile çıkmadan seçimlere girdi ve milletvekili seçildi.

Peki nasıl?


*. *. *


O günkü yasalara göre, akli dengesi yerinde olmayan, cinayet işlese bile yargılanmıyordu.

Yine o günkü yasal boşluğa göre akli dengesi yerinde olmayanın milletvekili seçilmesine bir engel yoktu.

Recep Zühtü için tek kurtuluş bir "deli raporu" almaktı.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne gittiler.

Recep Zühtü'yü kontrol eden başhekim Mazhar Osman, "Bu adam sapasağlam..Benim buna deli raporu vermem için benim delirmem gerek" dedi.

Ancak Mazhar Osman'ın hastanede olmadığı bir anda yardımcısı Fahrettin Kerim Gökay, Recep Zühtü'ye istenilen deli raporunu verdi.


Bu rapor hem Fatma Medine cinayetini kapatıyor, hem de Recep Zühtü'nün Zonguldak'tan milletvekili seçilerek meclise girmesini sağlıyordu.

Cemal Granda'ya göre Recep Zühtü o günden sonra Atatürk'ün masasında hiç görünmemişti.

Oysa Cumhurbaşkanlığı nöbetçi subayının raporlarına göre 1938 yılına kadar Atatürk ile defalarca görüşmüştü.

Atatürk'ün vefatının ardından cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü, Recep Zühtü'yü siyasi hayattan tamamen sildi.


*. *. *


Ve olayın bir başka acı tarafı.

Recep Zühtü'ye deli raporu vermeyen Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi başhekimi Mazhar Osman o günden sonra kendini bilime adadı.

Siyasete hiç bulaşmadı.. 

Ordinaryus Profesör oldu.

Yurtdışında bir çok ünlü sağlık kuruluşunun onur üyeliğini yaptı.

Öldüğünde tek malvarlığı mütevazi bir evdi.


Recep Zühtü'ye deli raporu veren Fahrettin Kerim Gõkay ise, politikaya atıldı, İstanbul milletvekili oldu..

Bakanlıklar yaptı...

Belediye Reisi seçildi..

Menderes dönemimde İstanbul valisiydi..

İçkiye olan düşmanlığıyla tanındı.

1955 yılındaki 6-7 Eylül olaylarında ihmali olduğu gerekçesiyle suçlandı ve istifa etti.

Öldüğünde malvarlığında çoğu Beyoğlu'na kayıtlı 630 tapu bulunuyordu..

Bugün adına sokaklar, caddeler, okullar var.

*. *. *

Günümüzde de yolsuzlukların, hırsızlıkların, cinayetlerin üstü örtülüyor.

Çünkü bozuk düzende doğru çark işlemiyor

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...