4 Nisan 2020 Cumartesi

KORONA, DEVLET, DATÇA, MASKE, ÇORBA VE DAYANIŞMA



Ticaret Bakanımız Ruhsar Pekcan hanımefendi övüne övüne açıklamış.
Halka maske satacaklarmış.
Evet devlet halka maske satacakmış!
Tanesi 5 liradan hem de.
Tek kullanımlık üstelik. 4 saatlik 
4 saat kullanıp, atılacakmış.
Sonra?
Sonrası ver 5 lira daha.
El insaf.
Devlet şirket midir?
Yoksa şirketlerin devleti midir?
Koskoca devlet kasaba tüccarlığına soyunup, fırsattan istifade vatandaşına para ile maske satar mı?
Satmamalı.

*.   *.   *

Devlet maskeyi halka parayla satmanın planlarını yaparken, yaşadığım yer Datça'dan güzel haberlerim var sizlere.
Datça'da  bedava maske ve çorba seferberliği var.
Mesudiyeli kadınlar müthiş bir dayanışma sergileyerek maske dikmeye başladılar.
Kumaşlar alınıyor, provolar çıkarılıyor ve evlerde yüzlerce maske dikiliyor.
Maskeler güvenli.
Sağlıkçılara danışılarak üretildi.
Üstelik tek kullanımlık değil.
Yıkanabilir.
Kullan, yıka, yine kullan.
Köyümüzdeki yaşlı insanlara birer tane dağıtıldı.
Bazı sağlık kuruluşları Mesudiyeli kadınların diktiği maskeleri kullandı.
Son olarak da Datça Belediyesi tüm çalışanlarına maske vermek için Mesudiyeli kadınlara başvurdu.
Belediye malzemeyi alacak, kadınlar maskeleri dikecek.
Hiç bir karşılık beklemeden.
Bedava.
Sadece insanlar yaşasın diye.




Datça'da bir de çorba dayanışması var.
Alkışlanacak, örnek alınacak bir dayanışma bu da.
D-podatça Pizza'nın sahibi Murat Balıkçı, salgının başladığı günlerde bir duyuru yapmıştı.
"İhtiyaç sahiplerine hergün ücretsiz çorba yapacağım, dağıtımda yardım edecek dostlar arıyorum."
Murat'ın bu çağrısına onlarca duyarlı insan omuz verdi.
Murat Balıkçı
Bir anda dev gibi bir dayanışma ordusu kuruldu.
Zaten ahçı olan Murat hergün mutfağa geçip en leziz çorbaları yapıyor.
Çorbalar hergün en iyi hijyen şartlarında yıkanan kavanozlara konuyor.
Sonra gönüllü dağıtımcılar, kimi bisikletiyle, kimi özel arabasıyla, kimi de yürüyecek çorbaları ihtiyaç sahiplerinin evine götürüyor.
Bir gün kelle paça.
Ertesi gün kemik sulu.
Daha ertesi gün ezo gelin.
Hergün farklı.
Bol vitaminli.
Sıcak sıcak.
Ve çok leziz.
Ve de ücretsiz.
Hiç bir karşılık beklemeden.
Sadece insanlar yaşasın diye.
Murat Balıkçı'nın fikir babası olduğu bu dayanışma kısa sürede geniş kitlelere ulaştı.
Çok kişi dayanışmaya katkı vermek için seferber oldu.
Katkıda nakit para asla kabul edilmiyor.
Ancak, çorbalık malzemeler, sirke, eldiven gibi hijyen malzemeler alınarak destek verilebiliniyor.
Ve çorbalar kesinlikle kimsesiz, yaşlı, kronik hastalığı olan, gerçek  ihtiyaç sahiplerine veriliyor.
Çorbalar hijyen kavanozlara konuluyor
Yakında maske dağıtımına da başlayacaklar.
Yine ücretsiz.
Yine insanlar yaşasın diye.
Bu arada Datça'daki hayvanseverler de sokak hayvanları için bir mama dayanışma gerçekleştirdiler.
Hayvanlar yaşasın diye.
Datça benzeri dayanışma, yardımlaşma ve paylaşma haberleri ülkenin çok yerinden geliyor.
Ve insan umutlanıyor.
Karanlığın sonu bir ulu şafak mı, yoksa!



Bir Şaman öğretisi şöyle der;
Çorbalar yaşlılara sıcak teslim ediliyor
Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz
Nehirler kendi suyunu içemez
Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez
Güneş kendisi için ısıtmaz
Ay kendisi için parlamaz
Çiçekler kendileri için kokmaz
Toprak kendisi için doğurmaz
Rüzgâr kendisi için esmez
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz
Doğanın anayasasında ilk madde şudur:
Her şey birbiri için yaşar!
Birbiri için yaşamak doğanın kanunudur.
Eski çağlarda, komün yaşamda yürürlükte olan bir anlayıştı bu.
Bütünlüğü anlatırdı, özü tek cümleydi:
“Ben, biz olduğumuz zaman ben olurum.”


*.   *.   *

Koronavirüs bizlere bu gerçeği tekrar hatırlattı.
Ortak düşman karşısında biz olduğumuz zaman, aslında ben oluyoruz.
İnsanlar birbirleriyle dayanışma yapmak zorunda.
Kara günleri atlatmanın tek yolu bu.
Bizleri sadece kendisini düşünen, bencil, şımarık, tüketime endeksli, korkuyla uysallaştırılan birer robot birey haline getirmeye çalışan bu sisteme inat birbirimizle yardımlaşmak, paylaşmak zorundayız.
Bir çok ünlü düşün insanı, İtalya, İspanya, Amerika gibi ülkelerin salgından ağır darbe almasının nedenini buna bağlıyor.
Çorbaları kimi bisikletiyle ulaştırıyor
Toplumdaki dayanışma kültürünün yok olması!
Yardımlaşmanın, paylaşmanın tarihe karışması.
"Cehenneme Övgü" ve "Cennetin Dibi" kitaplarının yazarı Psikolog Gündüz Vassaf'ın pandemi sonrası dünya ile ilgili şöyle bir öngörüsü var.
"Toplumlar bu dönemde  dayanışmayı, birlikte bir şeyler yapmayı, örgütlenmeyi ne kadar üstlenebilirse, bu bizi o kadar daha güçlü kılacak gelecek için. Toplum çözülürse bu hem devleti kifayetsiz durumda bırakacak, hem de bu, totaliter devletlere davetiye çıkaracak."
Ya dayanışmayı, yardımlaşmayı, paylaşmayı öne çıkaran örgütlü toplumlar.
Ya da daha baskıcı, daha sömürücü, daha totaliter iktidarlar.
Seçim senin insanoğlu!




25 Mart 2020 Çarşamba

ŞARAP TANRISI, KORONAVİRÜS VE ALKIŞ.



Alkış tiyatroda doğdu.
Tiyatro da şarap bayramlarında.
Antik çağda şarap tanrısı Dionysos(Baküs) onuruna bağ bozumu dönemlerinde şenlikler düzenlenirdi.
Bu şenliklerde sahnede bir koro, onların önünde de oyuncular bulunurdu.
Koro ve oyuncular genelde toplumun yoksul kesimlerinden, hatta kölelerden seçilirdi.

Oyuncuların asıl görevi tribünlerdeki asilzadeleri ve onlarla birlikte oyunu izleyen halkı eğlendirmekti.
Oyunlar genelde komedyaydı.
Oyuncular zenginlerin verdiği sınırsız şarapla kendilerinden geçerdi.
Bazen oyunun ortasında sızan oyuncular olurdu.
Onları ayıltmak ve tekrar oyuna döndürmek için tribünlerde alkış yağmuru başlardı.
Alkış bir kimseyi onurlandırmak için değil, uyarmak için yapılırdı.
Bir sevgi gösterisi değil bir tepkiydi.

*.   *.   *

Gelelim günümüze.
Alkış bu korona günlerinde de gündemde.
Her akşam sağlık çalışanlarını alkışlıyoruz.
Sağlık çalışanlarının ücret, malzeme, can güvenliği konusunda onlarca sorunu varken, biz her akşam balkona çıkıp alkışlıyoruz.
İktidar zengine 100 milyar, fakire kolonya veriyor, biz alkışlıyoruz.
Bize evde kal denilirken, uçak biletlerinde vergi düşürülüyor, biz alkışlıyoruz.
Ülkenin koronavirüs konusunda doktora yapmış tek bilim insanı KHK'dan atılırken, biz alkışlıyoruz.
Fırsat bu fırsat deyip, seçilmiş belediye başkanlarının yerine tek tek kayyım atanırken, biz alkışlıyoruz.
Sit alanları, ormanlar ranta açılırken, biz alkışlıyoruz.
Hepimiz aynı gemideyiz deyip, beş müteahhit milyarları cebe indirirken, biz alkışlıyoruz.
Pamukkale Üniversitesi rektörü, üniversitede görevli öğretim görevlilerinin yerel tohum yetiştirdiği tarlaya dozerle giriyor, biz alkışlıyoruz.
Evde televizyon başında eğitim gören çocuklara, idam sahneleri gösteriliyor, biz alkışlıyoruz.
İnsanlar işsiz kalıyor, biz alkışlıyoruz.
Dolar 7 liraya dayandı, biz her akşam balkona çıkıp alkışlıyoruz.
Tek yaptığımız bu.
Şak, şak, şak!
Ülke sanki  koskoca bir tiyatro, bizler de şarap komasında komedya oynayan oyuncularız.
Antik çağda yaşasaydık, inanın en çok alkışı biz alırdık.



21 Şubat 2020 Cuma

KAMBER ATEŞ NASILSIN?





Bir insan için ana dilin ne kadar önemli olduğunu anlatan gerçek bir öyküdür Kamber Ateş'in Mamak Cezaevi'nde yaşadıkları.
Bu  gerçek olayı yıllar sonra olayın kahramanlarından Kamber Ateş ile hapishane arkadaşı Ruşen Sümbüloğlu kaleme almıştı.
Konuyla ilgili şiirler yazılmış, besteler yapılmıştı.
Hatırlatmakta fayda var.
Yıl 1981'dir.
Aylardan Mart.
Kamber Ateş Kürt asıllı bir sosyalisttir..
12 Eylül darbesi olunca kendisini Mamak Askeri Cezaevi'nde bulur.
Tecrit günlerinden birinde Kamber'e bir mektup gelir.
Mektupta ilk görüş gününde annesinin geleceği yazmaktadır.
Kamber mutluluktan uçar.
Dört gün boyunca hücre arkadaşlarına "annem ziyaretime gelecek" diyerek, sevincini paylaşır.
Görüş gününü iple çeker.
Bir gece öncesi sabaha kadar uyumaz.
Sabah buz gibi suyla duş alır, sinek kaydı sakal traşını olur.
Ve beklenen an gelmiştir.
Kamber bir anda görüşme kabininde karşısında annesini bulur.

*.    *.    *

Mamak Cezaevi'nde görüşlerde Türkçe dışında bir dille konuşmak yasaktır.
Yavaş sesle konuşmaya,  el, kol, yüz hareketleriyle işaretleşmeye izin verilmez.
Mahkum ve görüşmecisi kağıt kalem de kullanamaz..
Bu kuralları ihlal edenler, görüşçüsünün gözleri önünde dövülür ve hemen hücresine götürülür.
Aynı muamele görüşçüye de yapılarak kapı dışarı edilir.

*.    *.    *

Anne görüş kabininde oğlunu görünce bir çığlık attı ve özlemle sarıldı.
"Kamber ateş nasılsın?"
Kamber "iyiyim canım annem" dedi "iyiyim"
Anne sevgi, özlem ve acı dolu gözlerle oğluna baktı ve tekrar sordu.
"Kamber ateş nasılsın?"
"İyiyim çok iyiyim, siz nasılsınız?" dedi tekrar Kamber.
Anne sustu, başını önüne eğdi.
Biraz bekledi.
Sonra tekrar oğlunun gözlerine bakarak sordu.
"Kamber Ateş nasılsın?"
Kamber o an anladı.
Kendisi içerideyken annesi Türkçe öğrenmemişti.
Cezaevine gelirken yolda kardeşi sadece bu üç kelimeyi öğretebilmişti.
Bir de defalarca uyarmıştı.
"Kürtçe tek kelime bile etme"
O yüzden anne sürekli aynı cümleyi tekrarlayıp duruyordu.
"Kamber Ateş nasılsın?"
Anne görüş bitimine kadar hep bu cümleyi kullandı.
Ayrılık zamanı geldiğinde evladına sarıldı ve tekrarladı.
"Kamber Ateş nasılsın?"
Dudaklardan dökülen kelimeler bunlardı.
Ama Kamber annesinin yüreğinin sesini duymuştu.
"Hoşçakal canım yavrum."
Görüş sonunda Kamber hücresine döndü.
Arkadaşları merakla sordu.
"Neler konuştunuz, anlat."
Kamber annesinin gözlerini hatırladı, o gözlerde herşeyi görmüştü.
Görüş boyunca anne ile oğulun yürekleri konuşmuştu.
Kamber arkadaşlarına sevinçle cevap verdi.
"Neler konuştuk neler!"


18 Şubat 2020 Salı

MEVSİMLERDEN PAPATYA



 "Sana da kırgınım papatya, 
bir seviyoru sığdıramadın onca yaprağına" 

Can Yücel

Milattan önce 1200'lerdi.
Truva savaşını kazananların gemileri dönüş yolunda Thracia'ya(Trakya) kıyılarına uğradı.
Thracia kralı Lycurgus kazananların onuruna bir yemek düzenlemişti.
Yemekte Truva'da büyük başarı elde eden kahraman Demophon da vardı.
Demophon sarayda kralın güzeller güzeli kızı Phyllis'le (Filiz) tanıştı.
İki genç o an yıldırım aşka tutuldu.
Yemekte yanyana oturdular.
Ertesi günü birlikte geçirdiler.
Bir sonraki gün yine birlikte.
Günler su gibi aktı.
Ayrılık vakti geldi.
Çünkü Demophon'un Atina'ya dönmesi gerekiyordu.
Demophon gemiye binmeden önce limanda Phyllis'e sarılıp söz verdi.
Atina'da işlerini halledip, hemen dönecekti.
Babasından Phyllis'i isteyecekti.
İki genç birbirine bağlılık yemini ettiler.
Demophon'un gemisi Thracia'dan ayrılırken, Phyllis'in gözlerinden iki damla yaş düştü.

Sonra günler haftaları, haftalar ayları kovaladı.
Demophon bir türlü dönmüyordu.
Phyllis her gemi geldiğinde limana koşuyor ama hayal kırıklığına uğruyordu.
Gemilerden Demophon inmiyordu.
Aylarca bekledi Phyllis..
Ama nafile.
Demophon yoktu.
Sonunda umutsuzluğa kapıldı.
Hayata küstü.


Ve bir kış günü kendini asarak intihar etti.
Tanrıça Athena bu aşktan çok etkilenmişti.
Phyllis'i yapraksız bir ağaca, badem ağacına dönüştürdü.

Aradan yine aylar geçti.
Demophon nihayet dönmüştü.
Ama neye yarar.
Phyllis ölmüştü.

Haberi duyar duymaz Phyllis'in dönüştüğü ağaca koştu.
Acı ve gözyaşıyla kuru ağaca sarıldı.
İşte o anda ağacın dalları yaprak yerine beyaz çiçeklerle doldu.
Badem çiceğiydi onlar.
Hüznün çicekleri.

O gece yıldızlı gökyüzünün tanrıçası Astrea tanrılar diyarından dünyaya doğru baktığında yıldızları değil, badem çiceklerini gördü.
Hüzünlendi.
Kim demiş tanrıçalar ağlamaz diye.
Astrea başladı ağlamaya.
Gözyaşları sel oldu.
Ve dünyaya düşen her damla yeryüzünde bir papatya oldu.
Bembeyaz badem çicekleri ve kar beyazı papatyalar.





Bugünlerde Datça kırsalında mitolojik bir öykü gibi.
Sanki Phyllis ile Astrea'nın gözyaşlarıyla yıkanıyor yarımada.
Yerde papatyalar.
Ağaçlarda badem çicekleri.
Gökte bulutlar.
Hepsi beyaz.
Yer beyaz, gök beyaz.
Her yer kar beyaz.
Beyaz saflığın ve temizliğin sembolüdür.
Asaleti ve masumiyeti temsil eder.

Ülkenin yaşadığı karanlık günlerden sıyrılmak istiyorsanız, kendinizi biraz doğaya atın.
Saflığı, temizliği, asaleti ve mahsumiyeti  gözlerinizle göreceksiniz.

16 Şubat 2020 Pazar

KÖMÜR SAHALARIN BEYAZ PUDRALI EFSANESİ



Yıl 1919.
Amerika Kupası finalinde Brezilya ile Uruguay karşı karşıya geliyordu.
Denk kuvvetlerin kıran kırana bir mücadelesiydi.
Dakikalar ilerliyor, iki takım da birbirine üstünlük sağlayamıyordu.
Artık son çeyreğe girilmişti.
Heyecan doruktaydı. Belli  ki, golü atan kupayı alacaktı.
Golü Brezilya attı ve  ilk uluslararası kupasını kazanmış oldu.
Golü atan adam ilginçti.
Kıvırcık saçlarını jöle ile düzleştiren, siyahi tenini beyaz pudra ile gizleyen yeşil gözlü biriydi.
Adı, Arthur Friedenreich'ti.
Döneminin efsane ismiydi.
Lakabı Kaplan'dı. 
Tekniğe ve estetiğe dayalı Brezilya futbolunun mimarıydı.
Rakiplerin tekmelerinden kurtulmak için çalımı icad etti.
Attığı 1329 golle dünyanın en fazla gol atan futbolcusu oldu.
Onun bu rekoru hala kırılamadı.
Peki kimdi bu Arthur Friedenreich?
Neden ismi çok duyulmamıştı.
Çalım atmaya neden ihtiyaç duymuştu?
Ve asıl soru,  neden maçlarda kıvırcık saçlarını jöle ile düzleştirip, siyahi tenini beyaz pudra ile gizliyordu?

*.   *.   *

Arthur Friedenreich 1892 yılında Brezilya'nın Sao Paulo kentinde doğdu.
Babası beyaz bir Alman tüccar, annesi siyah bir Afro Amerikan çamaşırcıydı.
Küçük yaşlarda futbola merak sardı.
Mahalle aralarında, Sao Paulo plajlarında oynuyordu.
Delikanlı çağına gelince Alman göçmenlerinin kurduğu Germania takımında forma giymeye  başladı.
Ancak işi zordu.
Çünkü melezdi ve siyah tenliydi.
O yıllarda ırkçılık ve kölelik had düzeydeydi. Bir siyahın beyazlardan oluşan bir takımda oynaması sadece tribünlerin tepkisini çekmiyor, rakiplerin sert tekmeler atmalarına neden oluyordu.
İşte bu nedenle her maçtan saatler önce soyunma odasına gizlice girer, annesinden kalan gen mirası kıvırcık saçlarını düzleştirip, siyah tenini de pudra ile gizlerdi.
Ama yine de tekmelerden kurtulamadı.
Bu yüzden çalımı icad etti.
Derler ki, bir maçta kaleci dahil tüm rakipleri çalımlayarak topu filele bıraktı, rakip takım utancından sahadan çekildi.
Müthiş bir tekniği vardı.  Adeta bir cambazdı. Kısa sürede nam saldı.
Sırasıyla Mackenzie College, Paulistano, Sao Paulo, Flamengo, Atletico Mineiro, Santos gibi o dönemin iddialı takımlarında oynadı.
26 yıllık birinci lig geçmişinde rakip ağlara tam 1329 gol attı.
Bu bir Dünya rekoruydu. Pele bile onun kadar gol atamamıştı. Rekoru bugün bile kırılamadı.

*.  *.  *

1919 yılında Brezilya'ya Güney Amerika Kupası'nı kazandırmasına rağmen, 1922 yılında Arjantin'de yapılan bir sonraki turnuvada kadroya alınmadı.
Çünkü dönemin Brezilya Cumhurbaşkanı Epitacio Pessoa, sadece beyazların Brezilya forması giyebileceğini söyleyerek, Arthur Friedenreich'i milli takımda istememişti.
Ten rengi nedeniyle milli formadan afaroz edilmişti.
Ancak yılmadı, futbola daha çok tutundu.
1925 yılında formasını giydiği Paulistano takımıyla birlikte Avrupa’ya davet edildi. Sekiz maçta Avrupa takımlarının ağlarına 11 gol bıraktı. 
Çalımları, pasları ve golleriyle herkesi büyüledi.
Gazetelerde manşetlere oturdu.
Anavatanı Brezilya'da görmediği saygı ve takdiri Avrupa'da gördü.
Avrupa'dan çok teklif aldı ama ülkesini bırakamadı.


Brezilya'ya geri döndüğünde tek bir hayali vardı;  1930 yılında Uruguay'da ilk kez düzenlenecek olan Dünya Kupası'nda Milli takım formasını giymek.
Maalesef hayalleri gerçek olmadı.
Kadroya almadılar.
Oysa 1914 yılında Brezilya'ya gelen efsane İngiliz takımı Exeter City'e karşı Brezilya Karması'nın formasını giymiş ve muhteşem futboluyla maça damgasını vurmuştu. O maç Brezilya'nın ilk milli maçıydı ve 2-0'lık galibiyette Arthur Freidenreich'in payı büyüktü.
Ama sahadaki başarılarının ırkçılar için bir önemi yoktu.
Milli Takıma bir kez daha alınmayınca yıkıldı.
Bir süre sonra da 26 yıllık profesyonel futbol hayatını  noktaladı.
Üstelik hiç para kazanmadan.

*.   *.   *

Bugün Brezilya futbolu denince akla Pele, Garrincha, Zico gibi isimler gelir.
Oysa hepsinden daha efsane olan Arthur Friedenreich'tir.
Dünyaca ünlü Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, 'Gölgede ve Güneşte Futbol’ kitabında şöyle der.
"Brezilya'nın uluslararası zaferlerinin kutlamalarında taraftarlar bayrak yerine tek bir futbol ayakkabısı taşırdı  ve o ayakkabının altında (Friedenreich’in zafer getiren ayakkabısı) yazardı."





7 Ocak 2020 Salı

ÖLÜYORUM TANRIM, BU DA OLDU İŞTE.




                                           " Ne demiş uçurumda açan çiçek,
Yurdumsun ey uçurum." 

Asıl adı Cemalettin Seber’di.
Pülümür doğumluydu.
Kürt asıllı.
Dersim isyanı nedeniyle ailesi Bilecik’e sürüldü.
Malı mülkü köylerinde bırakmışlardı.
Geçim sıkıntısına düştüler.
Babası Bilecik’te iş bulamayınca gizlice İstanbul’da şoförlük yapmaya başladı.
Ama kısa sürede yakalandı.
Çünkü Kürt sürgünlerin bulundukları yeri terketmesi yasaktı.
Cumhuriyetin işkence merkezi Sarsaryan’da gözaltına alındı, sorgulandı.
Cemalettin 9 yaşında babasını işkencede gördükten sonra karar verdi.
Kürt kimliğini gizleyecekti.
Yıllarca gizledi.
Çok sonraları şöyle anlattı, o günleri.
“Bizi kamyona doldurdular,
Tüfekli iki erin nezaretinde,
Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular,
Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar,
Tarih öncesi köpekler havlıyordu.”


*. *. *

Büyüyünce adını da, soyadını da değiştirdi.
Cemal Süreyya oldu.
Yıllar sonra girdiği bir iddiayı kaybedince soyadındaki “y” harflerinden birini çıkardı.
Artık Cemal Süreya’ydı.
Dört kez evlendi, 26 farklı evde yaşadı.
Onlarca iş değiştirdi.
Maliye Bakanlığında çalıştı, darphanede müdürlük yaptı.
Sonunda şair oldu.
Hem de büyük şair.


Oysa o bu büyüklüğü hiç kabul etmedi.
Şöyle tanımladı kendini..
“Çok şükür, büyük şair değilim.
Ama bir sır söyleyeyim mi kulağına.
Cins şairim ben!
Çıkar giderim.
Nişancı bir şairim,
Gözünden haklarım imgeyi.”


*. *. *

O kabul etmese de büyük şairdi.
Aşk şiirleri yazdı.
"Annesinden dayak yediği halde, 
yine ‘Anne’ diye ağlayan bir çocuktur aşk."


Özlem şiirleri yazdı..
"Özlem kapıda yine, 
zarf zarf akıyor kapımın altından,
gülümsemen bırakmıyor gözlerimi."


Ayrılık yazdı.
"Önce sevdiğiniz terk eder sizi,
ardından uykunuz.
Sonra ne sevdiğiniz geri gelir,

ne de uykunuz."

Sevda yazdı.
" Okyanusta ölmez de insan, 
gider bir kaşık ”sevda” da boğulur."


Yalnızlık yazdı.

"Ne olmuş her fırsatta kendimle konuşuyorsam?.
Bakma sen yanlış demiş eskiler, 
Kendi kendine konuşana deli değil, 
yalnız derler."


Martı, Deniz, Rakı yazdı.
Özgürlük sevdalısıydı.
Derlemeler, çeviriler yaptı.
Onlarca kitaba imza attı.
Aziz Nesin, sahip olduğu bilgi birikimi için Cemal Süreya’ya “Dünyanın en küçük devleti” derdi..







25 yıl önce bir Ocak günü öldü.
"Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür,
Biliyorum tanrım.
Ama, ayrıca aldığın şu hayat
Fena değildir.
Üstü kalsın." 




O hep, “özgürlüğün geldiği gün, o gün ölmek yasak” demişti.
Yıllarca kimliğini gizlemekten hiç özgür olamadı.
Yine de vatanını çok sevdi..
" Ne demiş uçurumda açan çiçek,Yurdumsun ey uçurum!."

#cemalsüreya
#9ocak

29 Aralık 2019 Pazar

ZİTO İ EPANASTASİS: YAŞASIN İSYAN



Bazı tarihler unutulmamalı.
Unutturmak isteseler de, unutulmamalı.
İnadına hatırlatılmalı.
Yeni bir dünya için, barış için, halkların kardeşliği için hatırlatılmalı.
Bıkmadan, usanmadan yazılmalı, çizilmeli.
Barış ve sevgi yeni nesillere taşınmalı.
İşte bu olay da onlardan biri.


*. *. *

1919 yılının başlarında Britanya İmparatorluğu Anadolu ve ortadoğuda kendine sömürge olacak yeni devletler yaratmak, yeni sınırlar çizmek için düğmeye basmıştı.
Yunan başbakanı, megalo ideanın mimarı Venizelos İngiltere'nin kapıkulu olmuş, Küçük Asya dediği Anadolu'yu işgal etmek için gün sayıyordu.
1919 yılının 14 Mayıs'ında İngiltere ve Fransa destekli Yunan donanması İzmir'i işgal etmek için Pire limanından hareket etti.
Kruvazörler Ege'nin dalgalarını aşarken, bir grup sosyalist Yunan askeri gemilerde gizli gizli bir bildiriye imza atıyordu.
Bildiri savaşa karşı olan Yunanistan Komünist Partisi'nin(KKE) manifestosuydu.


Özetle şöyle deniliyordu manifestoda.
"Anadolu’nun işgali Britanya emperyalizminin bir oyunudur..Britanya mazlumların kanıyla yeni sınırlar çiziyor. Biz bu oyuna alet olmayacağız. Anadolu halkı bizim kardeşimiz.. Biz onları öldürmeyeceğiz."
Yaklaşık 200 Yunan astsubay ve eri Anadolu'nun işgaline karşı çıkmış ve manifestoyu imzalamıştı.
Liderleri Mustafa Kemal gibi Selanikli'ydi.
Adı, Yomaganis’ti. 
Örgüt hücresi Mihaili İkonomu, Miltiyadi Zaferiyadi ve Niko Banano’dan oluşuyordu. 
Manifesto sadeca Yunan Donanmasında değil. Atina'da da imzalanıyordu.

*. *. *

15 Mayıs 1919 sabahı İngiliz ve Fransızlar'ın desteğiyle Yunan donanması İzmir'e çıkmıştı.
Küçüklüğünden beri Türk düşmanlığıyla yoğrulan Yunan askerleri İzmir'e ayak basar basmaz milli duygularla çoşarak katliama başlamıştı.
"Anadolu halkı bizim kardeşimiz, biz savaşmayacağız" diye silah bırakan 200 sosyalist Yunan askeri ise tutuklanmıştı.

*.  *.  *

Anadolu'nun işgaline karşı çıkan 200 Komünist asker İzmir'de aylarca cezaevinde tutuldu, işkencelerden geçirildi.
Hiç biri imzasını geri çekmedi.
Aylar süren sözde mahkemelerden sonra ölüm fermanları verildi.
1921 yılının ilk günü İzmir'in Balçova (Balçıklıova) semtinin İnciraltı sahilindeki İşgal Kuvvetleri Komutanlığı Karargahında kurşuna dizildiler.
İnfaz mangası nişan aldığında, gözleri bağlı olan İsyancı Yunanlılar son sözlerini söyledi.
Manolis "Yaşasın Halkların Kardeşliği" diye bağırdı.
Stelios, "Kahrolsun Britanya Emperyalizmi" diye haykırdı.
"Bizler fakiriz, buradayız" dedi Hristos, sonra ekledi..
"Zenginlerin ve güçlülerin asker olmamak gibi yolları var, bizim yok."
Haris alçak bir sesle ve tane tane konuştu.
"Artık bize özgürlükten söz etmeyin. Çünkü köleliğimizi dayanılmaz şekilde hissetmekteyiz. Artık bize vatanlardan ve eski düzeni yeniden kurmaktan söz etmeyin."Yunanlı komutan ateş emrini verdiğinde 200 isyancı sosyalist hep bir ağızdan bağırdı.
"ZİTO İ EPANASTASİS" (Yaşasın isyan)
Sonra birer birer, Ege'nin berrak sularına gömüldüler.
Aynı günlerde Anadolu'nun işgaline Yunanistan'da karşı çıkan 117 Yunanlı sosyalist de Atina'da kurşuna dizildi.


Onlar da son nefeslerinde aynı şeyi söylediler.
"Yaşasın İsyan"
Onların başlattıği isyan ateşi nedeniyle binlerce Yunanlı sokaklara dökülürken, Yunan Ordusundan firar edenlerin sayısı 90 bine ulaşmıştı.

İzmir'in işgalindeki bu 200 yürekli Yunan askerinin hazin öyküsünü İzmirli şair Tuğrul Keskin yeni kitabında yazdı.
Kitabın ismi de "Zito i Epanastasis."
Unutmamak için, unutturmamak için, insanlığın yarınları için.
Okunmalı, yazılmalı, anlatılmalı.
Yeni nesillere taşınmalı.



O yıllarda İzmirli komünist Rumların "Irgat" isimli gazetesi savaş karşıtı yayınlarıyla dikkat çekiyor.


NOT: 200 Yunanlı komünist için İzmir'de her yıl bir anma töreni düzenleniyor,
NOT: Fotoğraflar temsilidir

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...