14 Aralık 2019 Cumartesi

TANRIM O ÇANTANIN İÇİNDE NE VAR?


Yıl 1986 idi.
Mahmut Kılıç Şanlı Urfa'nın Örencik Köyü'nde yaşayan bir ihtiyar çiftciydi.
Bir şubat sabahı tarlasını kara sabanla sürerken büyük bir taşa takıldı.
Ne kadar zorlasa nafile.
Taşın etrafını biraz kazdı, gördüğü inanılmazdı.
Bu üzerinde 3 tane el çantası ve ilginç yaratıkların oyulduğu dev bir taş sütunun toprak üstüne çıkmış yüzüydü.
Kendisinin bu sütunu yerinden oynatması imkansızdı.
Biraz daha kazdı.
Sütunun hemen yanında 75 santimetre boyunda bir heykel buldu.
İhtiyar çiftci tarlayı sürmeyi bıraktı, heykeli alıp Urfa Müzesine koştu.
Mahmut Kılıç'ın bulduğu bu heykel insanlık tarihini değiştirdi.
Bulunduğu yer "Göbekli Tepe" idi.

*.   *.   *

Popüler tarih uygarlığın  M.Ö. 10 bininci yıllarda, tarımla başladığı varsayıyordu.
Tarım yerleşik hayatı, yerleşik hayat da kültürü, sanatı ve dini, kısacası  “uygarlık” dediğimiz gelişimi meydana getirmişti.
Klasik uygarlıklar sıralaması şöyleydi:
Sümer Uygarlığı (MÖ.4000): Dicle ve Fırat
Mısır Uygarlığı (MÖ.3500 ): Nil Nehri
Maya Uygarlığı (MÖ. 2600): Güney Amerika
Hint Uygarlığı (MÖ.2500): İndüs Irmağı
Çin Uygarlığı (MÖ.1500): Sarı Irmak
Bizim ihtiyar çiftcinin bulduğu Göbekli Tepe bu tarihi alt üst etti..
Çünkü Göbekli Tepe  tam 12000 yıllıktı..
Sümerler'den  7000, Stonehenge’den 7500, Piramitler’den de 8000 yıl eskiydi..
Bu klasik tarih biliminin iflasıydı.
İnsanlığın geçmişinin yeniden araştırılıp yazılması gerekliliğinin somut kanıtıydı.

*.   *.    *

Urfalı ihtiyar çiftçinin bulduğu dev taş sütunun üstünde 3 adet el çantası oyması vardı.
Bu 12000 yıl önce el çantası kullanıldığının da kanıtıydı.
Ancak arkeologları asıl şaşırtan dünyanın hemen hemen her köşesindeki kazılarda aynı model çanta oymalarına rastlanmış olmasıydı.
..Ve bu çantaları insanlar değil, o insanların Tanrıları taşıyordu.
Çantalar sanki tek fabrikadan çıkmış gibiydi..
Sümerler'de, Hititler'de, Asurlular'da, Mısırlılar'da, Aztekler'de, Mayalar'da, Hindistan'da, Afrika'da, Paskalya Adası'nda, hatta Bosna'daki kazılarda bile dev boyutlardaki tanrı figürlerinde hep el çantası vardı..
Afrika yerlileri Dogonlar el çantası kullanmıyordu ama bunu duvarlarını çiziyorlardı.
Birbirlerinden haberleri bile olmayan farklı kıtalardaki insanların çanta modası inanılacak gibi değildi..
Tarımla uğraşan insanların yanlarında el çantası taşıması mantıksızdı.
O zaman bu çanta taşıyan ve Tanrı olarak betimlenen dev heykeller kimlerdi?
Acaba ilkel insan bu çantayı kendisinden üstün olan bir ırkta gördüğü için mi kutsallaştırmıştı?.
Öyle ise kimdi bu çantacılar?.
..Ve o çantaların içinde ne vardı?
Neden insanlar onu her taşa oyacak kadar kutsallaştırdı?

Arkeoloji dünyası insanlığın geçmişi ile ilgili binlerce sorunun cevabını gün ışığına çıkarmaya çalışıyor.
Her yeni kazı geçmişimizle ilgili bilmediğimiz daha çok şeyin olduğunu kanıtlıyor.
..Ve her yeni bilgi insanlık tarihini yeniden yazdırıyor. Bakalım tüm dünyanın ortak kültürü bu 12000 yıllık çanta modasının sırrı ne zaman çözülecek?
O sır çözüldüğünde belki de asırlar boyu bize öğretilenlere gülüp, bilgisizliğimize üzüleceğiz.
Kim bilir?



13 Aralık 2019 Cuma

SON KEZ BAKTI ÇOCUK


80 darbesinin 3'ncü ayıydı.
Gençler, aydınlar, yurtseverler bir bir toplanıp cezaevine atılıyordu.
Ülke adeta bir işkencehaneye dönmüştü.
İnsanlar öldürülüyor, kimsesizler mezarlığı doluyordu.
Darbeciler işkenceyi yalanlasa da iddialar, suçlamalar ayyuka çıkmıştı.
Dünya kamuoyundan tepkiler yağıyordu.
İşte o günlerde Milliyet Gazetesi'nden Emin Çölaşan ile foto muhabiri Savaş Ay, işkence merkezlerinden biri olan Mamak Askeri Cezaevi'ne girdiler.
Generallerden özel izinliydiler.
Fotoğraflar çektiler, mahkumlarla röportajlar yaptılar.
Sonra da Milliyet'te 6-10 Aralık tarihlerinde çıkan bir yazı dizisiyle Mamak Cezaevini allayıp pulladılar.
Bu yazı dizisi bir gazetecilik başarısı değil, cuntanın medyaya nasıl hükmettiğini gösteren bir ibret belgesiydi.
Bir siparişti.

Emin Çölaşan ile Savaş Ay, Mamak Cezaevi'nde bir kaç gün sonra asılacak olan 17 yaşındaki Erdal Eren ile de görüşmüştü.
Erdal'la son konuşan ve fotoğrafını çeken kişiydiler.
O konuşmada Erdal, "avukatıyla görüştürülmediğini, 18 yaşının altında olmasına rağmen idam edilmek istendiğini, yaşının 18’den küçük olduğunu tespit edecek kemik testi yapılması talebinin kabul edilmediğini, vurduğu söylenen jandarma erine çok uzaktan ateş açtığını ama otopside yakın atışla öldüğünün kanıtlandığını, kendisini ibret olsun diye asacaklarını ve ölümden korkmadığını” söylemişti.
17 yaşında bir genç, yaşı büyütülerek asılacağını iddia ediyordu.
Bu dünyanın her yerinde haberdi..

Ama Milliyet’e göre değil.
Yazı dizisinde Erdal'a tek satır yer verilmedi.
Aksine Mamak Askeri Cezaevi ballandıra ballandıra anlatıldı.
İşkencehane değil, sanki saraydı!

Yazı dizisi yayınlandıktan 3 gün sonra, 13 Aralık 1980 tarihinde Erdal Eren'i astılar.
39 yıl önce bugün
Yaşını büyüterek astılar.
Erdal asılmadan önce ailesine yazdığı mektupta, Mamak Cezaevi'nde yaşananları şöyle anlatmıştı.
" Cezaevinde insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. İşte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi.. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi içten bile değildir. "
17 yaşında asılan bir insan ölmeden önce ailesine bunları yazmıştı.
Oysa Milliyet'i okuyanların Mamak'ta yatası geliyordu!.
Generallere yaranmak varken, 17 yaşındaki bir insanın, meslek ilkelerinin, adaletin, vicdanın ne önemi vardı ki?
Zaten toplumun geniş kesimi de böyle değil miydi?
Darbenin lideri Kenan Evren'e "asmayıp da besleyelim mi?" dedirten de, bu toplumsal körlüktü zaten..
Malcom X demişti ya..
"Eğer dikkatli olmazsanız, gazeteler, mazlumlardan nefret etmenizi, zalimleri ise sevmenizi sağlar.”


12 Aralık 2019 Perşembe

BİR BAŞKA SABİHA GÖKÇEN



Sabiha Gökçen'in ismi çok tartışılır bu ülkede.
Kiminin aşkıdır.
Kiminin nefreti.
Ulusalcılar için bir kahramandır mesela.
Atatürk'ün manevi kızıdır.
Cumhuriyetin aydın kadınıdır.
Bir simgedir.
İlk kadın pilottur.
Büyük bir vatanseverdir.

*.  *.  *

Kürtler için bir düşmandır Sabiha Gökçen.
Hiç sevmezler..
Dersim'i bombalayan bir katildir.
Çoluk, çoluk, kadın erkek demeden öldürmüştür.
Keçileri, koyunları bile.
Yüzlerce kürtün kanı ellerindedir.

*.  *.  *

Ermeniler'e gõre kendilerindendir.
Asıl adı, Hatun Sebilciyan'dır.
1915 olaylarında anasız babasız kalmıştır.
Uluscular bu görüşe karşı çıkar.
Genelkurmay bile açıklama yapar.
Haşa..
O "öz ve öz Türktür" diye.
Damarlarında akan asil kandır.
Milliyetçi bir kahramandır.

*. -*.   *

Bizim dinciler de pek sevmez Sabiha Gökçen'i..
Atatürk'ten dolayı.
Cumhuriyetten.
Başı açık olmasından.
Erkeklerle aynı işleri yapmasından dolayı.
Roboski'yi bombalayanı görmezler.
O, Dersim'i bombaladı derler.

*.  *.  *

Peki hangisidir Sabiha Gökçen?
Bir kahraman mı?
Cumhuriyetin aydın kadını mı?.
Yurt sevgisiyle yanıp tutuşan bir milliyetci mi?
Gözü kara bir savaşcı mı?
Hangisi?

*.  *   *.

Tarih 1951'dir.
Menderes hükümeti Amerikan emperyalizmine hizmet için binlerce kilometre uzağa, Kore'ye asker göndermiştir.
Cepheden hergün şehit haberleri gelmektedir.
Joniler'in yerine, Mehmetler ölmektedir.
Toplumda tepkiler artmıştır.
Yurtseverler, sosyalistler, komünistler, emperyalizm ve savaş karşıtları, antikapitalistler  "Türkiye'nin Kore'de ne işi var?" diye haykırmaktadır.
İçeride muhalefet büyümüştür.
Menderes zor durumdadır.
İmdada Sabiha Gökçen yetişir.
Hükümete resmen başvurur.
"Amerikan Hava Kuvvetleri ile Kore'de savaşmak istiyorum"

* . *.  *

Hükümet için bundan iyisi, Şam'da kayısıdır.
Aranan kan bulunmuştur.
Haber devletin resmi yayın organlarından ülkeye yayılır..
Gazetelere manşet olur..
Cumhuriyetin aydın kadını , Atatürk'ün manevi kızı bile Kore'ye gitmek istiyorsa,  bu savaş haklıdır..
Müthiş bir propaganda ile öyle bir hava estirilir ki; sanki herkes Kore’de savaşmak için yanıp tutuşmakta, gönüllüler sıraya girmektedir.
Gazetelere göre Sabiha Gökçen'in bu başvurusundan sonra tam 33 bin kişi Kore'de gönüllü savaşmaya hazırdır.
Menderes hükümetinin en önemli destekcilerinden biri olan, ırkçı ve dini motifli yazılarıyla tanınan Ülkü Dergisi'nin 1951 yılı 23'ncü sayısında Sabiha Gökçen ile ilgili mısralar şöyledir.
"Ey “Hürriyet!” deyip kendinden geçen!
Ey zulme şahlanan “Sabiha Gökçen”
Koştun “Ya şehidim ya gazi” diye
Kore’de yükselen büyük ülküye"
İstenilen iklim yaratılmıştır.
Artık toplumun geniş kesimine göre Kore Savaşı bir hürriyet, bir vatan mücadelesidir.
Ya istiklal, ya ölümdür.
..Ve söz konusu vatansa, gerisi teferruattır!

*.  *.  *

Ancak o günlerde Amerikan Hava Kuvvetleri'nde hiç kadın pilot yoktur..
Sabiha Gökçen'in isteği geri çevrilir.
Sadece hastabakıcı olarak orduda görev yapabileceği belirtilir.
Gökçen pes etmez.
Tekrar başvurur.
Amerikan uçaklarıyla Kore'yi bombalamak istediğini tekrarlar.
13 Şubat 1951 tarihli Cumhuriyet Gazetesine şu açıklamayı yapar.
"Kore'ye hastabakıcı olarak katılacağıma ilişkin haberler gerçek değildir. Filvaki bu hususta yeni bir müracaatta bulundum.. Ancak bu teşebbüsüm de hava kuvvetlerinde vazife almak içindir."
İkinci başvuru da geri çevrilir..
Bu kez Birleşmiş Milletlerin "Kadın pilotlar savaşta görev yapamaz" yasağı gerekçe gösterilir..
..Ve Sabiha Gökçen'in Türkiye'den binlerce kilometre uzakta, suçsuz, günahsız Koreliler'i bombalama hevesi kursağında kalır..

*.  *.  *

Mustafa Kemal'in manevi kızı.
Cumhuriyetin simge kadını.
İlk kadın pilot.
Kahraman bir milliyetçi!.
Menderes hükümetinin destekleyicisi.
Amerikan Emperyalizmi.
Kore Savaşı.
..Ve Sabiha Gökçen.
Ne garip bir hikaye.

Bize böyle anlatılmamıştı, değil mi?

9 Aralık 2019 Pazartesi

CAN YÜCEL TÜRBESİ.



Ağustos sıcağıydı.
Öğle saatleri.
Güneşin altında pişen Eski Datça evlerinin taş cepheleri ısıyı her saat artırıyordu.
Nem de öyle.
O gün bir hayli turist doluydu sokaklar.
Çoğunluk İstanbul ve Ankara'dan.
Genelde okumuş insanlar.
Sabahtan beri müşteri ile ilgilenmiş, iyi hasılat elde etmişti.
Öyle bir yoğunluk olmuştu ki, öğle yemeğini ayakta bir tostla idare etmek zorunda kalmıştı.
Bir an rahatlayınca işlek caddedeki dükkanının önündeki bir gölgeliğe sandalyesini  attı.
Orta şekerli kahvenin  yanında Bitlis tütününden sarma sigarasını yaktı.
Sokaklardaki insanların hemen hepsinin elinde cep telefonu vardı.
Kimi selfi çekiyor, kimi canlı yayın yapıyor, kimi de konuşuyordu.
Gelen gideni izlerken, bir turist yaklaştı.
"Can Dündar'ın evi nerede acaba?"
Şaşırdı.
 "Can Dündar'ın burada bir evi var da, ben mi bilmiyorum" diye düşündü önce.
Ama sonra olayı anladı.
"Can Yücel'in evi demek istiyorsunuz herhalde?"
"Evet" dedi turist mahçup bir ifadeyle.
Tarif etti.
Kısa bir süre sonra bir başka turist sormaz mı?
"Uğur Yücel'in evini arıyorum, yardımcı olur musunuz?"
Bu kez şaşırmadı.
Gülümser bir ifadeyle "Can Yücel'in evini arıyorsunuz sanıyorum."
O turist de mahçup bir şekilde başını salladı.
Ona da tarif etti.
Turist daha köşeyi dönmeden 3 tane başörtülü kadın belirdi karşısında.
Sıkılgan ve ürkekçe sordu birisi.
"Pardon biz Can Yücel'in türbesini arıyorduk, yardımcı olur musunuz?"
"Hoppala" dedi içinden.
"Can Yücel ve türbe!"
Gülmek istedi, gülemedi.
Kızsa kadınları kıracak,
"Bilmiyorum" dese hem turiste ayıp, hem kendisine yakıştıramaz.
"Can Yücel'in türbesi yok" dedi, "evi var, görmek istiyorsanız ileride soldaki ilk sokağa girin."
Kadınlar gidince derin bir off çekti, "tanrım ne günlere kaldık" dedi, kendi kendine.
Sonra baktı ki, bu işin sonu yok.
Önüne gelen, önüne gelene adres soruyor.
Uğur Dündar'ın evini bile soran var.
Sinirlenmemek elde değil.
Sandalyeyi kaptığı gibi dükkanına geri girdi.
Dışarıda oturup bir yığın yanlış ismin doğru adresini tarif etmektense, içeride sıcağa katlanmak daha iyiydi.

*.   *.   *

Akşam serinliğinde dükkanı kardeşine bırakıp kahveye gitti.
Bir grup arkadaşına yaşadıklarını anlattı.
Güldüler.
"Aslında gülmek yerine düşünmemiz lazım" dedi, "toplum Can Yücel'i maalesef iyi tanımıyor.Çoğunluk sosyal medya paylaşımlarından sahte gerçek şiirlerinden adını biliyor.Felsefesinden, dünya görüşünden haberleri yok. Bizim Datça'da yaşayanlar olarak Can Yücel'i daha iyi tanıtmamız gerekmiyor mu?"
Masada bir gürültü koptu.
Yüksek sesle itiraz edenler oldu.
"Böyle bir misyonumuz yok. Can Yücel'i daha fazla tanıtıp, Datça'ya daha çok insanın yerleşmesine mi neden olacağız. Burası yeteri kadar doldu zaten. Tanıyanlar bize yeter, fazlasına gerek yok!" dediler.
Çayından bir yudum, sigarasından bir duman aldı.
Kalktı evine doğru yola çıktı.
Yürürken aklından geçen soru şuydu.
"Ne olacak bu memleketin hali?

5 Aralık 2019 Perşembe

ÇILGIN AT, KARA TEPELER, HIRSIZLAR VE EV SAHİPLERİ



Yıl 1840'tı.
Amerika'nın tam göbeğinde doğdu.
Güney Dakota'da.
Tashunka Witko koydular adını.
"Çılgın At" demekti.
Dakota Siouxlar'ın ana vatanıydı.
Kutsaldı bu topraklar onlar için.
Ulu manitu onlara emanet etmişti.
Özellikle Rushmore Dağı'nın zirveleri.
Kara Tepeler diyorlardı o zirvelere.
Orada atalarının ruhlarının yaşadığına inanırlardı.
O tepelerde av yapmazlar, kartallarla dans ederlerdi.
Ölülerini o tepelerde akbabalara sunarlardı.
Onlar bir yaralı ya da yaşlı Buffalo avladıklarında akbabanın hakkını aldıklarına inanırlardı.
Bu nedenle ölüler akbabalara bırakılırdı.
Çünkü ruh nasıl olsa bedenden çıkmıştı.
Kara Tepeler'in etrafı uçsuz bucaksız ovalarla sarılıydı.
O ovalarda dev çam ağaçları altında gürül gürül nehirler akardı.
Turkuaz renginde onlarca göl buffaloların su kaynağıydı.
Çılgın At böyle bir ortamda doğdu.
Küçük yaşta doğayı tanıdı.
Doğada yaşayan her canlının birbiriyle ilişkisi olduğunu öğrendi.
Onun dünyasında ne insanlar hayvanlardan, ne de hayvanlar insanlardan üstündü.
O yüzden her canlıya saygı duyardı.
Bir buffaloyu avladığında, önce onun ruhundan özür diler, sonra etinden kemiğine kadar hiç bir parçasını ziyan etmezdi.
Delikanlı çağına geldiğinde o güne kadar yaşadığı cennet cehenneme döndü.
Çünkü Amerikan devleti o topraklara göz koymuştu.
Vatanlarını işgal etmek istiyordu.
Özellikle de kara tepeleri.
O tepelerde altın vardı.
Amerikan devletinin duyurusuyla yüzlerce göçmen altın bulma hayaliyle kara tepelere akın etti.
Ve onları koruyan askerler..
Sioux'lar için sadece iki seçenek kalmıştı.
Ya direnecekler, ya esir düşeceklerdi.
O yaşa kadar hep barıştan yana olan Çılgın At, artık bir savaşcıydı.
Oturan Boğa ile birlikte halkının lideri oldu.
Amerikan ordusuna karşı nice zaferler kazandı.
Kendilerinden kat kat fazla olan orduların üzerine korkusuzca saldırdı.
Özellikle Little Big Horn savaşında Birleşik Devletlerin 7. Suvari Alayı'na karşı  tarihe geçen kahramanca bir savaş verdi.
O savaşta Amerikan Ordusu'nun en önemli generali Custer da öldürüldü.
Tüm askerlerin bedenleri paramparça edilirken, birine dokunmamışlardı.
Üstelik onun cesedini bir buffalo kürküyle örtmüşlerdi.
O, 7.Suvari alayının borazancısıydı.
Mermisi bitince süngüsüyle, süngüsü düşünce borazanıyla direnmişti.
Kızılderililerin onu buffalo kürkü ile örtmelerinin nedeni, son nefesine kadar verdiği direnişe duydukları saygıdandı.
Bu savaştan sonra Çılgın At tüm kızılderili ulusları için bir şaman, bir kahramandı.
Birleşik devletler için de bir asi, bir terörist.
Waşington, savaş alanında yenemediği kızılderilileri teslim almak için acımasız sinsi bir plan kurdu.
Tüm buffalolar yok edilecekti.
Buffaloları yok edilirse, kızılderililer de yok edilirdi.
Çünkü buffalo kızılderililerin herşeyiydi.
Eti, kürkü, kemiği onların yaşamıydı.
Birleşik devletler buffaloları yok etmek için kürkünü bir dolardan alacağını duyurdu.
Haberi duyan binlerce avcı kısa sürede yüzbinlerce buffaloyu katletti.
Katliam o kadar büyüktü ki, kürkü için öldürülen buffalo iskeletlerinden dev tepeler oluştu.
Kızılderililer artık çaresizdi.
Buffalo'nun yokluğu açlık demekti.
Karakışta donmak demekti.
Sonunda teslim oldular.
Çılgın At da teslim oldu..
Amerikan devleti  can güvenliği garantisi vermesine rağmen 1877 yılının 4 Aralık günü, 142 yıl önce bugün kahpe bir pusuyla silahsız olan Çılgın At'ı  katletti.



Amerika'nın tam merkezinde,  Güney Dakota'daki Rushmore Dağı'nın kara tepelerinde sabah rüzgarları hüzünlü bir hikaye anlatır dağa taşa, kurda kuşa.
Bir ulusun nasıl canice yok edildiğinin hikayesidir bu.
Ve bu caniliği  yapanlar, kızılderililerin kutsal kabul ettikleri o kara tepelere Amerika Birleşik Devleti'nin dört başkanı George Washington, Thomas Jefferson, Theodore Roosevelt ve Abraham Lincoln’ün dev heykellerini kazıdılar.
Alay edercesine.
Çılgın At ölmeden önce şöyle demişti.
"Birilerimiz hayatta kalmalı ki, bu hikayeyi çocuklarımıza anlatsın."
Kızılderililer o hikayeyi çocuklarına, torunlarına anlatmak için yıllarca bir uğraşın içinde.
Kara Tepeler'deki 4 Amerikan başkanının heykelinin karşısına dev bir Çılgın At anıtı yapıyorlar.
Amerikan Devleti'nin yardımlarını kabul etmeden, kendi imkanları ile uğraşıyorlar.
Bu yüzden dağı yontma işi onlarca yıldır sürüyor.
Kara Tepeler'in  gerçek sahipleri tarafından kutsal olarak kabul edilen anıt ince işçilik kullanılarak imar edilmekte.
Kayalar özenle yontuluyor.
Anıtın Yüksekliği 195 metre, genişliği ise 172 metre olacak.
Tamamlandığında 4 Amerikan başkanının heykellerinden 9 metre daha yüksek olacak.

Ziyaret edenler hırsızları ve ev sahiplerini görsün diye.

30 Kasım 2019 Cumartesi

SİYAH BİR GÜL VE DEV GİBİ BİR İSYAN


Hayır.
Basit bir sözcük gibi görünüyor aslında.
Oysa öyle değil.
Hayır binlerce "evet"ten öte bir kelime.
Herkes "hayır" diyemez.
Çünkü "hayır" demesini bilmeyen insan özgür değildir.
Güçsüzdür.
Güçsüz insanın "evet" demesinin de aslında pek bir anlamı yoktur.
Bazen bir "hayır" sözü devrim yaratır.
Zaten dünya tarihindeki tüm devrimler "hayır" diyebilenlerin eseridir.

Yıl 1955'ti.
64 yıl önce bugün.
Aralık ayının ilk günü.
Amerika'da Alabama’nın merkezi Montgomery’de 42 yaşında siyah bir kadın "hayır" dedi.
Sadece "hayır"
Yer yerinden oynadı.
Sonrası devrim oldu.
Adı Rosa Lee Parks'tı.
Bir konfeksiyon atolyesinde terzi olarak çalışıyordu.
O gün iş bitimi yorgun vaziyette atölyeden çıktı.
Evine gitmek için belediye otobüsüne bindi ve siyahlara ayrılan koltukların en önüne oturdu.
O yıllarda toplu taşıma araçlarında siyahlarla beyazların oturacağı bölümler ayrıydı.
Beyazlar ön koltuklara, siyahlar en arkalara.
Eğer otobüste koltukların hepsi dolar da, bir beyaz ayakta kalırsa, siyahlar ona yer vermek zorundaydı.
O gün de öyle oldu.
Üç beş beyaz yolcu ayakta kaldı.
Şoför Rosa Parks ve yanındaki siyahların kalkmasını emretti.
Rosa'nın yanındaki üç erkek hemen kalkıp yerlerini beyazlara verdiler.
Rosa kalkmadı.
Şoför bir kez daha emretti.
"Sen de kalkacaksın!"
"Hayır" dedi Rosa, "hayır."

Şoför dahil otobüsteki tüm beyazlar şaşırmıştı.
Olacak iş değildi bu.
Bir siyah bir beyaza ilk kez hayır demişti.
Hemen polis çağırdılar.
Rosa Parks'ı orada tutuklattılar.
Rosa 4 gün gözaltında kaldı, sonunda 14 dolar para cezasına çarptırılarak serbest bırakıldı.
Emniyetten çıkarken söylediği tek sözcük vardı.
"Hayır!"

İşte bu tek sözcük, bir kaç gün içinde binlerce insanın diline dolandı.
"Hayır" kulaktan kulağa yayıldı.
Siyah rahip Martin Luther King'in önderliğinde Montgomery’deki tüm siyahlar ayaklandı.
Sayıları 40 bin kadardı.
Bu Amerikan tarihinin ilk sivil direnişiydi.
Siyahlar toplu taşım araçlarını boykot ettiler.
İşyerlerine yürüyerek gittiler.
Arabası olan siyahlar diğerlerine ücretsiz ulaşım desteği verdiler.
Taksiler otobüs bileti parasına yolcu taşıdılar. 
Direniş bir yıldan fazla sürdü.
Montgomery'de hayat felç oldu..
Sonunda Federal Yüksek Mahkeme 13 Aralık 1956’da otobüslerde ırk ayrımcılığını yasakladı.
Ve direniş sona erdi.
Rosa Parks'ın bir "hayır" sözcüğü Amerika'da bir insanlık dışı uygulamanın sonu olmuştu.
Bu bir devrimdi.
Rosa gül demekti.
Siyah bir gül, dev gibi bir isyanın nedeniydi.

Rosa Parks 2005 yılında  92 yaşında hayatını kaybetti. 
Defnedileceği gün şehirdeki bütün belediye otobüslerinin koltuklarına siyah kurdela takıldı. 
Ve şu sözleri tarihe kazındı.
"Ben sadece diğerleri ile aynı şeyleri yapmak, aynı şeyleri yaşamak istemiştim."

Herkes sınırları kadar özgürdür.

"Hayır" diyebilenler otoritenin belirlediği sınırları yıkıp, kendi sınırlarını çizenlerdir.
Özgür insan "hayır" diyebilen insandır.

28 Kasım 2019 Perşembe

ŞÜKRAN GÜNÜ DEĞİL UTANÇ GÜNÜ



Yıl 1620'ydi.
Britanya çok çalkantılı bir dönemden geçiyordu.
Dini, siyasi ve ekonomik baskılar ötekileştirilenleri canından bezdirmişti.
Özellikle İskoçyalı protestanlar için ada artık yaşanamaz durumdaydı.
102 İskoçyalı önce Hollanda'ya sığındı.
Sonra Mayf Flower isimli bir gemiyle Amerika'ya gittiler.
İskoçyalı göçmenler 1621 yılında soğuk bir kış günü bugünkü Boston şehri yakınlarındaki bir  bölgeye çıktılar. 
New England dedikleri bu topraklarda “Plymouth Kolonisi”ni kurdular.
Oysa bu topraklar Wampanoag kızılderililerine aitti.
Wampanoaglar iyi niyetli, barışcı ve misafirperverdi.
Şefleri Massoit’ti.
Aylar süren yolculuk sonrası aç kalan ve yorgun düşen İskoçyalılar'ı dostça karşıladılar.

Onlara mısır, hindi ve pekmeze benzer maple şerbeti verdiler.
Kendi gelenekleri olan kış festivalini birlikte kutladılar.
Kızılderili inancında festivaller büyük ruha şükür etmek için düzenlenirdi.
Tohum atma festivali, çilek festivali, mısır festivali, harman festivali onların atalardan kalan gelenelekleriydi.
Göçmenler bu festivalleri kızılderililerden öğrendi.
Ağır kış şartlarında bu festivallerde kurulan muhteşem sofralarda karınlarını doyurarak hayatta kalabildiler.
Ancak beyaz adam doymak bilmedi.
Wampanoaglar'ın topraklarına İngiltere'den akın akın yeni göçmenler geldi.
Gelenler aç gözlü ve acımasızdı.
Kızılderililerin topraklarına el koymak için her türlü caniliği yaptılar.
Esir aldılar.
Esirleri köle yaptılar.
Hayvan pazarlarında çiftlik sahiplerine sattılar.
Ve öldürdüler.
1637 yılında 700 Kızılderili’yi kadın, erkek, çocuk ayırmadan diri diri yaktılar.
Wampanoaglar'ın şefi Masoit yemeğini paylaştığı beyaz adamın zulmüne dayanamadı, üzüntüden öldü.
Yerine oğlu Metacomet geçti.
Metacomet halkını ve topraklarını korumak için savaşmaktan başka çareleri olmadığını biliyordu.
Tüm Wampanoaglar'ı savaş dansına çağırdı.
Artık ok yaydan çıkmıştı.
Bunca zaman her türlü dostluğu gösteren kızılderililer artık beyaz adamın düşmanıydı.
Göçmenler büyük bir direnişle karşılaştılar.
Tarihe Kral Philip Savaşı diye geçen direniş bir yıl sürdü.
Ama kanlı bir şekilde sona erdi.
Beyazlar Şef Meteacomet'in kafasını kesip bir kazığa geçirdiler.
Bu vahşi görüntüyü Wampanoaglar'ın kutsal topraklarında yıllarca sergilediler.
Bir eli kesilip Boston’daki İngiliz yetkililere, bir eli de İngiltere’ye gönderildi.
Ailesine ve geride kalan kızılderililere tecavüz edildi ve köle olarak satıldı.

Dün Amerika'da "Şükran Günü"ydü.
Thanksgiving Day.
Amerikalılar hindi yiyerek verdiklerini nimetler için tanrılarına şükranlarını sundular.
Oysa bu geleneğin din ile hiç ilgisi yok.
Beyaz adam bunu kızılderililerden öğrenmişti.
O yüzdendir ki, şükran günü hristiyan dünyasında sadece Amerika ve Kanada'da kutlanıyor.
Beyaz adam kızılderililerin  sadece topraklarını değil geleneklerini de çaldı.
Amerika karanlık tarihini unutturmak için Utanç Günü'nü Şükran Günü yaptı.

Kızılderili Nez Perce ulusunun lideri Şef Joseph’in tarihe geçen şu sözlerini unutmamak gerek.
“Bir çok söz duydum ama hiçbiri yapılmadı..
Güzel sözler uzun sürmedikçe bir şey ifade etmezler…
Sözler benim ölülerimi geri getiremez…
Beyaz adam istila ettiği ülkemin karşılığını ödeyemez…
Onlar babalarımızın mezarlarını korumaz…
Atlarımız ve hayvanlarımızın değerini ödemez…
Güzel sözler bana çocuklarımı geri vermeyecek ve onlar ölümleri durdurmayacak…
Güzel sözler halkıma istedikleri yerlerde özgür ve mutlu yaşamaları için bir vatan vermeyecek…
Konuşmaktan yoruldum ve bunlar kalbimi yaraladı..
Bir çok güzel söz ve yerine getirilmeyen söz hatırlıyorum.
Bunlar konuşmaya layık olmadıkları halde konuşanların sözleriydi.”

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...