23 Ağustos 2019 Cuma

FERMAN PADİŞAHINSA, SANDRAS BİZİMDİR.


"Dağlar kanatlıydı eskiden
Canları istedikleri zaman
Vurup kanatlarını kalkar
Diledikleri yere konardı
Dağların bu kalkıp konması
Toprak Ananın canını yakıyor, acıtıyordu
Sonunda Tanrı acıdı da toprağa
Dağların kanatlarını kesti.
Bu kesilen kanatlar bulut oldu.
O yüzdendir bulutların hep dağlara dağlara koşması."
Mitolojiyi şiire çeviren insan Prof.Dr. Şadan Gökovalı böyle anlatır dağları.
Dağlar antik çağlardan bu yana hep kutsaldır.
Çünkü yaşam dağlardadır.
Efsanelerin çoğu dağlarda doğmuştur.
Yücelik ve saygı hep dağlaradır.
Dağlar sığınaktır mesela.
Vermez kimseyi ellere.
Dağlar sevdadır mesela.
Kaçan aşıkları korur..
Dağlar inançtır mesela.
Tanrılar dağlarda yaşar, peygamberle dağlarda buluşur.
Dağlar hürriyet, umut, su ve rüzgardır.
Direnişler dağlarda olur.
An gelir marşlara konu olur.
"Dağ başını duman almış,
Gümüş dere durmaz akar."
An gelir türkülere söz olur.
"Oy dağlar, yalçın dağlar.
Dumanı hırçın dağlar.
Gün olur,devran döner.
Ağlayanlar da bayram eyler."
An gelir mapuslarda özgürlük umudu olur.
"Dağlarına bahar gelmiş memleketimin,
Görüşmecim yeşil soğan göndermiş.
Karanfil kokuyor cigaram."
Ve an gelir isyan olur.
"Alnında yıldızlı bere,
Elinde mavzeriyle.
Çıkıp Dersim dağlarına
türkü söylemek var ya."
İşte bunları bilmeyenler, bir bir dağlarımıza saldırıyorlar.
Ayder, Kazdağları, Eşeler, Munzurlar derken şimdi de Sandras.
Sadece doğayı katletmiyorlar.
Para uğruna binlerce yıllık gelenekleri, inançları yerle bir ediyor.
Sandras bir inanç zirvesidir mesela.
Erenlerin zirvesidir.
Burada yattığına inanılan "Çiçek Baba" isimli bir eren için binlerce ikişi gelir, dua eder, kurban keser.
Türkmenler şaman kültürden gelen bu geleneklerini yüzlerce yıldır bu zirvede sürdürür.
Sandras yaşamdır mesela.
Zirvelerinde yüzlerce yıllık anıt karaağaçları barındırır.
Karaçam, Sığla ormanlarını yaşatır.
Bir çoğu endemik 750'den farklı türüyle çok zengin bir floraya sahiptir.
Ayı, kurt, sıvacı kuşu, karakulak gibi yüzlerce çeşit yaban hayvanına yuva olur.
Sandras kerestedir mesela.
Türkiye'nin en iyi kerestesi bu dağdan elde edilir.
Antik çağın tarihçisi Strabon bile bu dağın kerestelerinden söz eder.
Sandras efsanedir mesela.
Derler ki; çok çok eskilerde ,Sandras Dağı ile Atkuruksallamaz Dağı bir gün kavgaya tutuşurlar.
Atkuyruksallamaz Dağı’nın attığı kayalar Sandras’a ulaşmaz.
Oysa Sandras Dağı attığı kayalar Atkuyruksallamaz Dağı’nın zirvesini yıkar.
Bunun üzerine Atkuyruksallamaz Dağı pes eder ve sen büyüksün anlamına gelen “Sen dırazsın” demek zorunda kalır.
Dağın ismi belli olmuştur artık: Sandıraz.
*. *. *
İşte yaşam, mitoloji, inanç içeren tüm bu güzellikler maden uğruna yok edilme tehlikesi ile karşı karşıya.
4 yıl önce maden çıkarmaya başlayan Alfa Olivia şirketi Sandras'ı sarmaya başladı.
Şu an 2.5 hektar olan faaliyet sahasını 25 hektara çıkarmak için Orman Bölge Müdürlüğü'ne başvurdu.
Eğer Sandras'ın katline ferman verillirse ne efsane kalacak, ne yaban hayatı, ne inanç, ne erenler.
Buna karşı çıkmak gerek.
Buna direnmek gerek.
Muğla Çevre Platformu(MUÇEP) bu konuda önemli adımlar atıyor.
Onlara destek olmak gerek.
Ne demişti Dadaloğlu?
"Ferman padişahında dağlar bizimdir.”

ÜSKÜDAR'DAN BU YAN LO, KİMİN YURDU!


12 bin yıllık bir geçmişi var.
İnsanoğlu'nun en eski yerleşimlerinden biri.
Sümerler, Akadlar, Asurlar, Babiller, Medler, Persler, Bizanslılar, Emeviler, Abbasiler, Hamdaniler, Artuklular, Mervaniler, Selçuklular, Eyyubiler, Moğollar, Osmanlılar ve Türkler tarafından kullanılmış bir kent.
Dicle nehrinin ikiye böldüğü mağara ve kayalardan oluşan bir yerleşim bölgesi.
Bir tarih, kültür, din ve doğal güzellik merkezi.
Hem de güzeller güzeli.
Adı Hasan Keyf.
Süryanice Hesna Kepha, Arapça’da Hisn Kafya.
Mağaralar şehri demek.
İçinde doğal yollardan oluşan en az 6 bin mağara var.
Ve onlarca tarihi bina.
Camiler, kiliseler, sinegoglar, saraylar.
12 bin yıldır onca depreme, sele, işgale dayandı ama maalesef kapitalizme yenik düştü.
Çok yakında sular altında kalacak.
50 yıllık ömrü olan Ilıca Barajı için 12 bin yıllık tarih yerle bir edilecek.
300'e yakın henüz kazılmamış höyük sulara boğulacak.
200 yerleşim yeri yok olacak.
75 bin insan evinden, yurdundan göç edecek.
En az 20 endemik bitki türü, en az 4 balık türü, en az 10 kuş türü yok olacak,ölecek.
En önemlisi orada yaşayan halkın binlerce yıllık kadim hafızası yok edilecek.
Bir baraj uğruna.
*. *. *
Kazdağları için büyük tepkiler oluştu.
Daha da oluşuyor.
Tepkiler artmalı, sonuna kadar direnilmeli.
Ama Hasan Keyf de unutulmamalı.
Aynı Kazdağları kadar yüksek sesle sahip çıkılmalı.
Çünkü ikisinin de kaderi ortak.
İkisi de aynı rantçı zihniyetin kurbanı.
Kazdağları bu toprakların ciğeri ise, Hasan Keyf de nefesidir.
Son nefesini vermesin.
Uy Havar.

SELENE’NİN GÖZYAŞLARI


"Parıldayan ayın çevresindeki sayısız yıldızlar ışıl ışıl, gökyüzü pırıl pırıl aydınlanırken, bulutlar parça parça yırtılıp da sarp dağların doruklarında sivri kayalara iner gibidir Selene’nin yüreği."
Anadolulu ozan Homeros böyle anlatır güzeller güzeli Selene'yi.
Selene Zeus'un kızıydı.
Ay tanrıçasıydı.
Latmos Dağlarını(Beşparmak) o aydınlatırdı.
Geceleri Bafa Gölü'nü ışıldatan oydu.
Bir gece yarısı Bafa Gölü'nün üzerinden dünyayı izlerken, bir kaval sesi duydu.
Ormanın derinlerinden gelen, dinleyeni mest eden bir kaval sesi.
O anda rüzgar durdu.
Hayvanlar, börtü böcekler sustu.
Doğa bu muhteşem konsere odaklanmıştı.
Kavalı çalan Endymion'du.
Yoksul, bir garip çobandı.
Kavalından çıkan ses, yüreğinden kopan nağmelerdi.
Büyüleyiciydi.
Selene de büyülendi.
Bir anda aşık oldu çoban Endymion'a.
Işığıyla onu sardı, tek beden oldu.
Artık Bafa Gölü'nde her gece Selene ile Endymion'un aşkı vardı.
Doğa her hava karardığında onların sabaha kadar süren aşkını izlerdi.
Ancak tanrılar bu işe çok kızdılar.
Nasıl olurdu da, bir Tanrıça bir ölümlüye aşık olurdu.
Buna asla izin verilemezdi.
Selene'yi babası Zeus'a şikayet ettiler.
Zeus bir gece yarısı gizlice Selene ile Endymion'un tek beden oluşunu izledi.
Evet, bu aşka bir son vermeliydi.
Ama Endymion'un kavalı onu da etkilemişti.
Bu garip çobana da kıyamazdı.
Onu küçültüp, Latmos dağlarında bir ulu çınarın kovuğunda sonsuz uykuya yatırdı.
İşte o günden bu güne Selene her gece Beşparmak Dağlarında sevgilisi Endymion'u arar.
Işıltısıyla her yere bakar.
Endymion'u bulamayınca da gizlice gözyaşı döker.
Derler ki, Bafa Gölü'nün suları Selene'nın gözyaşlarıdır.
*. *. *
Az önce bir haber okudum.
Kazdağı, Sandras, Yatağan, Munzur derken şimdi de Bafa'da talan başlamış.
Ilbira Dağı'nın tamamı maden sahası ilan edilmiş.
Ve dünden beri yüzlerce ağaç kesilmeye başlanmış.
O ağaçlardan biri belki de Endymion’un sonsuz uykuda olduğu ağaç.
Mitolojiyi, tarihi, doğayı, yaşamı yok edecekler.
Aşkları bitirecek, aşıkları öldürecekler.
Bugünden itibaren Bafa Gölü'nden semaya daha dikkatli bakın.
Selene'nin hüngür hüngür ağladığına şahit olacaksınız.
#bafayadokunma

19 Şubat 2019 Salı

BİR SOĞUK YEL ESER.


1943 yılının soğuk bir kış günüydü.
Şubat'ın 11'iydi.
Bosna'nın Bosanska Krupa kentinde bir hangarın önünde kurulmuştu idam sehpası.
Sabahın erken saatleriydi.
Halkın meraklı bakışları arasında Nazi askerleri göründü sokak başında.
Bir kız çocuğunu getiriyorlardı, ölüm sehpasına.
Henüz 17 yaşında bir kız çocuğunu.
Buz kesmişti ortalık.
Öyle ki, kentin içinden geçen Una nehri bile donmuştu.
Çocuğun elleri elektrik kablosuyla bağlıydı.
İşkencelerden yüzü, gözü morarmıştı.
Yorgun, bitkin ama gururluydu.
Naziler soğuktan titrerken, o başı dik yürüyordu son durağına.
Üstelik ayakkabıları yoktu.
Çoraplarıyla çıktı idam sehpasına.
Nazi Albayı Smithuber sordu.
"Sığınakların, silahların yerini söyle, seni bağışlayayım."
"Hayır" dedi, 17 yaşındaki kız çocuğu, "hayır."
Albay yine sordu.
"Liderinizin, işbirlikçilerin ismini verirsen, seni bağışlarım?"
Yine "hayır" dedi çocuk.
Ve ekledi.
"Çok merak etmeyin, yerlerini sorduğunuz yoldaşlarım eninde sonunda karşınıza çıkacak ve kendilerini göstereceklerdir. İşte o zaman bu sizin sonunuz olacak.”
Albay kükredi, "asın!"
Cellat ipi geçirdi, narin boynuna.
Astılar.
Bosnalılar'ın korkak bakışları altında astılar.
Lepa Svetozarovna Radic idi adı.
Hayat dolu bir kızdı.
Edebiyat, müzik, spor ve sanata ilgiliydi.
Özellikle el sanatlarına.
Ama ülkesi Naziler tarafından işgal edilince, silaha sarılmak zorunda kaldı.
Bir komünist oldu.
7. Partizan bölüğünün savaşçısıydı.
Naziler'e büyük kayıplar verdiren baskınlarda başröldeydi.
Bosna Kartal'ı diyorlardı ona.
Yugoslavya’nın yiğit kızına.
Gestopa ne kadar uğraşsa, yakalayamıyordu.
Onu yakalayıp, Naziler'e teslim eden kendi insanları oldu.
Ustaşalar.
Bosnalı Faşistler.
Yakalandıktan idam sehpasına çıkana kadar 3 gün ağır işkence gördü.
Defalarca tecavüze uğradı.
Sorulan her soruya cevabı şuydu.
"Ben hain değilim."
*. *. *
76 yıl önce bugün.Bosna'da bir soğuk yel esiyordu.
Una nehri donmuştu.
Ölüm bile üşüyordu.
Naziler Bosanska Krupa kentinde bir kız çocuğunu astılar, halkın gözleri önünde.
Sehpadaki bir komünistti.
Naziler'e göre bir haydut, onlarla işbirliği yapan ustaşalara göre ise bir vatan hainiydi.
İdamı seyredenler korkudan titrerken, boynuna ilmik geçirilen hain(!) kız son nefesinde haykırdı.
"Ey halkım özgürlüğünüz için kavga edin, asla teslim olmayın."

YILDIZLARIN ALTINDA


Dün gece hava kapalı da olsa, zaman zaman yıldızlar parlıyordu bulutların arasında.
Büyük Ayı Takım Yıldızı.
Büyük kepçe.
Yedi ışık kümesi.
Yedi parlayan yıldız.
*. *. *
Yedi kız kardeştiler.
Yedisi de güzel, sevimli, neşeliydi.
Bakireydiler.
Bir gün köylerinin uzağındaki bir ormanda dolaşmaya çıktılar.
Çicek toplayıp, şarkılar söylüyorlardı.
Bir anda bir boz ayı çıktı karşılarına.
İri ve heybetli.
Pençeleri dev gibi.
Kızlar kaçtı, ayı kovaladı.
Kızlar çareyi bir ağaca tırmanmakta buldu.
Ancak, ayı da pençeleriyle ağaca tırmanmaya başladı.
Kızlar korku ve panik içinde büyük ruha (Wakan Tanka) yalvardılar.
Wakan Tanka seslerini duydu çaresizlerin.
Ağacı yükseltti, yükseltti ve sonunda kızları gökyüzünde yanına aldı.
Yedi yıldız yaptı.
Ve Büyük Ayı dediğimiz takım yıldızı böyle oluştu.
Kızılderili Kiowa kabilesinin binlerce yıllık bir efsanesidir bu.
Şamanlar binlerce yıl böyle anlattılar torunlarına Büyük Ayı Takım Yıldızı'nın öyküsünü.
Kızılderililer Amerika'nın Wyoming eyaletinin kuzey doğundaki şeytan kulesi kayalıklarının yedi kızkardeşi boz ayıdan kurtaran ağaç olduğuna inanır.

Yine binlerce yıl öncesiydi.
Ege kıyılarında yedi kız kardeştiler.
Atlas ve Pleione'nin kızları.
Maia, Taygete, Elektra, Alkyone, Kelano, Sterope ve Merope.
Yedisi de güzel, sevimli ve neşeliydi.
Bakireydiler.
Tanrılar güzelliklerine sevdalandılar.
Her birini kendilerine eş alıp, gökyüzünde birer yıldız yaptılar.
Bugün Koç Burçu'ndaki Ülker(Süreyya) yıldız kümesi işte böyle oluştu.
Yunan Mitolojisi böyle yazar olayı.
Kahinler buna inandılar, böyle anlattılar yeni kuşaklara.
*. *. *
Binlerce yıl önce.
Aralarında binlerce kilometre mesafe olan, birbirinden habersiz iki kültür.
Yedi kızkardeş.
Yedi bakire.
Ve yedi yıldız.
Nasıl oluyor da benzer hikayeler oluşturabiliyor?
Nasıl oluyor da aynı hayalleri üretebiliyor.
Acaba diyor insan kendi kendine.
Ülkeler, sınırlar, bayraklar olmadan önce, insanlar arasında bir iletişim mi vardı bu yer kürede?
Teknolojinin olmadığı devirlerde, kültürlerarası bu etkileşimin nedeni neydi?
Yoksa insanoğlu kadim bir kültürün, dünyanın dört köşesine savrulan nesilleri miydi?

BADEM AĞACI İLE ARININ ÖYKÜSÜ




Hikaye bu ya.
Badem ağacı dedi ki arıya;
"Neyi paylaşamıyoruz ki, şu üç günlük dünyada.
Al çiceklerimin özünü,
Al götür, bal yap yavrularına."

Arı teşekkür etti, badem ağacına.
Ve dedi ki;
"Bu cömertliğin karşısında, ben de senin polenlerini karşı tarladaki ağaçlara taşıyacağım.
Neslin çoğalacak buralarda."



*.  *. *

Bir şaman öğretisi şöyle der.
“Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz.
Nehirler kendi suyunu içemez.
Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez.
Güneş kendisi için ısıtmaz.
Ay kendisi için parlamaz.
Çiçekler kendileri için kokmaz.
Toprak kendisi için doğurmaz.
Rüzgar kendisi için esmez.
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz.”


Doğanın anayasasında ilk madde budur.
Herşey birbiri için yaşar..
Birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur.
Bunu bir anlayabilse insanoğlu.

15 Şubat 2019 Cuma

GÖKOVA'DA YASA TANIMAZ BİR OTEL VE İBRETLİK BİR KARAR




"Kocaman bir tablo yapmışlar
Sakar'dan aşağı atmışlar 
Öptüm başıma kodum
Kaldırıp astım duvara 
Bakınca dilim tutuldu 
Gökova'yı gördükten sonra 
Daha bir sevdim yurdumu."

Ali Yüce "Yolkesen" şiirinde böyle anlatmıştı Gökova'yı.
Gerçekten de öyle.
Sakar'dan ilk baktığınızda, yer mi gökte, gök mü yerde anlayamazsınız.
Yer gök birbirine girmiştir adeta.
Karşınızda muhteşem bir tablo.
Yeşilden yeşil çam ormanları, bir dantel gibi işlenmiş koylar, mavinin mavisi bir deniz, dağlar, ovalar, bulutlar.
İşte bunun için demişti Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı, o tarihe geçen sözü.
"Roma'yı gör de öl derler, Gökova'yı gör de yaşa a canım."
Peki yaşıyor muyuz?





Gökova'nın nadide köşelerinden Akyaka'da bir otel.
Elif Hanım Butik Otel.
Kadın Azmağı'nın hemen yanında.
36 odalı.
Havalı mı havalı.
Luxury Travel Guide'e göre Avrupa’nın en farklı lüks butik otelleri listesinde.
Ama derler ya.
İçi seni yakar, dışı beni.

*.  *.  *

Elif Hanım Otel 2016 yılında inşaata başladı.
Daha ilk kepçe girdiğinde, çevreye verdiği zararla gündeme geldi.
İnşaatının yapıldığı parselin dışında, kamuya ait olan Azmak kenarındaki sazlık ve ağaçlık alanda büyük katliam gerçekleşti.
Ağaçlar kökünden söküldü.
Sazlar kesildi.

Harfiyat azmağa döküldü.
Belli ki otel sahibi, inşaat bittiğinde müşterilerine Azmağa kolay  erişim ve ağaçlarla engellenmeyen ova manzarası sunmak istiyordu.
Tahtibat yüzünden Azmak günlerce çamur renginde attı.

Oysa otelin bulunduğu yer Gökova Özel Çevre Koruma Bölgesiydi.
Yasalar, bölgedeki hassas eko-sistemi koruyordu.
Ama yasalar kimin umurunda.
Halkın itirazlarına, karşı çıkmalara ragmen inşaat devam etti.
Okaliptuslar kesildi, otelin Azmak kıyısına kadar olan alan yerle bir edildi.
Bunun üzerine Gökova Ekolojik Yaşam Derneği, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne oteli şikayet etti.
Kamuoyunun baskısı üzerine, otele sadece idari para ve kesilen okaliptus ağaçlarının yerine 25 tane günlük ağacı dikme cezası verildi.
Neye yarar, inşaat ve tahbirat devam ediyordu.
Tepkiler artıyordu.
Gökova Ekolojik Yaşam Derneği bu kez elindeki belgelerle otele dava açtı.
Dava görülmeye başlandığında otelin inşaatı bitmişti.
Kadın Azmağı'na verilen zarar bitmemişti.
Gerçi Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün kestiği ceza doğrultusunda kesilen ağaçların yerine  25 tane fidan dikilmişti ama küçük bir alandı.
Asıl tahribat ağaç ve sazlıklardan temizlenen büyük alandaydı ve otel yetkilileri bu alanı çakıl taşı ile müşterilerinin kullanımına açmıştı.
Tepkiler daha da artıyor ama otel sahibi umursamadan oteli işletmeye devam ediyordu.

Bu kez Gökova Ekolojik Yaşam Derneği ikinci davayı açtı.
Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü de davaya  müdahil oldu.
Mahkeme iki davayı birleştirip, bir bilir kişi atadı.
Bilir kişi, bölgede yaptığı inceleme sonra gerçekleri raporuna şöyle yazdı.
"Söz konusu alanın Gökova Özel Çevre Koruma Bölgesi içerisinde kaldığı, Elif Otelin inşaatı sırasında sazlıkların ve okaliptus ağaçlarının kesilerek, inşaatın yapımı sırasında temelden çıkan bir kısım hafriyat atığının azmak içine dökülüp dolgu yapılması ve ayrıca zemine çakıl taşı döşenmesi ile ilgili mevzuata aykırı olarak korunması gereken doğal yapıya kasten müdahele edildiği tespit
edilmiştir."
Ancak bilirkişi tahribatın geçici olduğunu belirtiyordu.
O günlerde mahkeme hakimi değişti.
Yeni hakim yeni ve kapsamlı bir bilirkişi raporu istedi.
Bu kez farklı mesleklerden seçilen üç uzman 20 sayfalık kapsamlı bir rapor hazırladı.
Rapor,  önceki bilirkişi raporundaki ekolojik tahribat tespitlerini aynen onaylamakla kalmıyor, “geçici” olduğu ifade edilen tahribatın da
“kalıcı” olduğunu belirtiyordu.
Şöyle deniliyordu.
“Dava konu kirletildiği iddia edilen alan, Gökova Özel Çevre Koruma Bölgesinde ve mutlak korunması gereken alanlar içindedir.
Azmağın akışı ve çevresinde geniş bir alanda yayılım göstermesi büyük bir sulak alan oluşumuna neden olmuştur. Bu sulak alan içerisinde birçok doğal bitki türü ve fauna (hayvan) çeşidi bulunmaktadır. Azmak içine moloz ve toprak dökülmesi azmağın fiziksel olarak kıyı yapısını bozduğu, bu nedenle de akış rejimini etkileyebileceği, binlerce yılda oluşan ve çok özel bir oluşuma sahip olan yatak yapısının dökülen toprak ve molozlarla bozulduğu/kirletildiği sonucuna varılmıştır. Sonuçta Gökova Özel Çevre Koruma Bölgesi içinde bulunan Azmak ile otel inşaatı arasında kalan ve mutlak korunması gereken
doğal flora ve fauna yapısının yaşam bulduğu sulak alan içindeki sazlıkların dolgu yapılmak ve kesilmek sureti ile zarar gördüğü ve burada tekrar doğal yaşamın yenilenmesinin mümkün olmadığı kanaatine varılmıştır."

Ve mahkeme 13 Şubat tarihinde yaptığı duruşmada kararı verdi.
"Otel sahibi Aynur Çakır’ın sabit olan çevreyi kasten kirletme suçundan eylemine uyan TCKnun 181/1-2 maddesi uyarınca olayın oluş ve işleniş biçimi, meydana gelen zarar, cezanın sanık üzerinde yeterli uyarıcı etkisi dikkate alınarak takdiren öngörülen cezanın asgari sınırından uzaklaşılmak suretiyle 3 YIL DOKUZ AY HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA,
Olayın oluş ve işleniş biçimi, meydana gelen zarar, cezanın sanık üzerinde yeterli uyarıcı etkisi dikkate alınarak  cezasından takdiri ya da yasal başkaca indirim ya da artırım yapılmasına yer olmadığına karar verilmiştir.”

Sonuçta yine direnenler kazandı.
Ancak, mücadele daha bitmedi.
Davadan örnek bir karar çıkartan Gökova Ekolojik Yaşam Derneği kamuoyuna şöyle seslendi.
"Mücadele elbette bitmedi. Öncelikle otelin tahrip ettiği alanın doğal yapısının iyileştirilmesi,  yeniden  ağaçlandırılması,  sazlıkların yeniden gelişebilmesi için koruma bandı oluşturulması gibi çalışmaların yapılması gerekiyor. Bu konuda Muğla Çevre Platformu'nun Gökova bileşenleri olarak Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü'ne bir yıl önce bir dilekçe vermiş ve talep etmiştik. ÇŞB İl Müdürlüğü konuyu Ula Belediye'sine yönlendirmişti ama geçen süre içinde herhangi bir çalışma yapılmadı. Bu konuyu yeniden gündeme getirmeli, gerekirse sivil toplum örgütleri ve halk olarak bu çalışmaları bizler birlikte yapmalıyız.
Azmak kenarındaki birçok işletme ne yazık ki benzer şekilde Azmağa zarar veriyor. Bütün bunlar gözlerimizin önünde oluyor. Elif Hanım Otel bir örnek. Bu örnekten yola çıkarak doğayı rant aracı olarak gören bu saldırgan anlayışa karşı daha kapsamlı bir mücadele süreci  başlatmanın tam zamanı. Eminiz ki, Elif Hanım Otel davasında çıkan karar benzer davalarda emsal teşkil edecektir.  Azmağa, Gökova'ya, doğal sit alanlarımıza sahip çıkmak için hepimizin yapabileceği şeyler var. El birliği ile çok daha fazlasını başarabiliriz.
Dayanışma ile kalın."

Evet, el birliği ile bu cenneti korumak hepimizin görevi.
Dünyayı gezen ilk denizcimiz Sadun Boro'nun ölmeden bir yıl önce söylediği şu sözler unutulmamalı.
"60 yıl dünyanın tüm sularında dolaştım, dolaşmadığım deniz, koy, ülke kalmadı. Doğasına, denizine, ülkesine böylesine hoyrat kötü ve vahşice davranan millet görmedim."
Doğasına, denizine, ülkesine böylesine hoyrat,  kötü ve vahşice davrananlara göz açtırmayalım. 

Sözü doğma büyüme Gökovalı Prof.Dr. @Şadan Gökova'nın şiiriyle bağlayalım.

"Biz kadın azmağı deriz
Sazlıkların arasında
Yeşil bir yılan gibi kıvrılan nehir
Üstünde birkaç yaban ördeği
Yılan balıkları
Ve kalabalık ayakları ağaçların
Karya'dan Likya'dan sesler gelir
Gökyüzünü sürükler ayaydın gecelerde
Soyunup dalaşım gelir
Aslında tertemiz, buz gibi bir sudur
Akar sessiz ve ürkek
Akar söğüt dallarını öperek
Sessizce alır yol
Deniz duymuş mudur bilinmez
Sanki bir çocuk uykusudur
Kucağıma alıp sarasım gelir
Uzaklarda Okluk koyu
İngiliz limanı Sedir
Bitkilerin yeşil çığlığı yamaçlarda
Kızıla boyanır gökyüzü
Güneş denize girmek üzeredir
Bir yanda Kıran dağları
Denizden fışkırmış hançer gibidir
Longöz koyunu hiç görmedim
Bir bilene varıp sorasım gelir
Gözümün avlusunda Gökova Körfezi
Baktıkça bakasım gelir."

NOT: Bilgi ve inşaat yapımı sırasındaki fotoğraflar nedeniyle Gökova Ekolojik Yaşam Derneği Başkanı Serdar Denktaş'a teşekkürler. Gökova fotoğrafı instagramda InstaMuğla'ya aittir.

8 Ocak 2019 Salı

ZEMHERİ DE UZADIKÇA UZADI


Milattan önce 1200'lerdi.
Truva savaşını kazananların gemileri dönüş yolunda Thracia'ya(Trakya) kıyılarına uğradı.
Thracia kralı Lycurgus kazananların onuruna bir yemek düzenlemişti.
Yemekte Truva'da büyük başarı elde eden kahraman Demophon da vardı.
Demophon sarayda kralın güzeller güzeli kızı Phyllis'le (Filiz) tanıştı.
İki genç o an yıldırım aşka tutuldu.
Yemekte yanyana oturdular.
Ertesi günü birlikte geçirdiler.
Bir sonraki gün yine birlikte.
Günler su gibi aktı.
Ayrılık vakti geldi.
Çünkü Demophon'un Atina'ya dönmesi gerekiyordu.
Demophon gemiye binmeden önce limanda Phyllis'e sarılıp söz verdi.
Atina'da işlerini halledip, hemen dönecekti.
Babasından Phyllis'i isteyecekti.
İki genç birbirine bağlılık yemini ettiler.
Demophon'un gemisi Thracia'dan ayrılırken, Phyllis'in gözlerinden iki damla yaş düştü.
Sonra günler haftaları, haftalar ayları kovaladı..
Demophon bir türlü dönmüyordu.
Phyllis her gemi geldiğinde limana koşuyor ama hayal kırıklığına uğruyordu.
Gemilerden Demophon inmiyordu.
Aylarca bekledi Phyllis.
Ama nafile.
Demophon yoktu.
Sonunda umutsuzluğa kapıldı.
Hayata küstü.
Ve bir kış günü kendini asarak intihar etti.
Tanrıça Athena bu aşktan çok etkilenmişti.
Phyllis'i yapraksız bir ağaca, badem ağacına dönüştürdü.
Aradan yine aylar geçti.
Demophon nihayet dönmüştü..
Ama neye yarar.
Phyllis ölmüştü.
Haberi duyar duymaz Phyllis'in dönüştüğü ağaca koştu.
Acı ve gözyaşıyla kuru ağaca sarıldı.
İşte o anda ağacın dalları yaprak yerine beyaz çiçeklerle doldu.
Badem çiceğiydi onlar.
Hüznün çicekleri.
O gece yıldızlı gökyüzünün tanrıçası Asterea tanrılar diyarından dünyaya doğru baktığında yıldızları değil, badem çiceklerini gördü.
Hüzünlendi.
Kim demiş tanrıçalar ağlamaz diye.
Arterea başladı ağlamaya.
Gözyaşları sel oldu.
Ve dünyaya düşen her damla yeryüzünde bir papatya oldu.
Bembeyaz badem çicekleri ve kar beyazı papatyalar.
Datça'da hava iyice soğudu.
Gocadağı kar bastı.
Meteoroloji don uyarısı veriyor.
Soğuk, yağış ve rüzgar.
Bugünlerde iktidarda kış var.


Ama umutsuzluğa yer yok.
Çünkü ömrü Şubat'a kadar.
Hele Şubat bir gelsin.
Hele toprak bir gülsün.
Hani Adnan Yücel der ya.
"İşte yüzünde badem çiçekleri
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar. “

Şubattır Datça'da ilkbahar.
Şubat'ta badem çiceklerin ile papatyaların seranatı var.
Bir de hafif bir rüzgar eserse.
Muhteşem ikilinin valsi başlar.
Ahmed Arif Diyarbakır zindanlarında yazmıştı.
“Bak, bıyığım buz tuttu,
Üşüyorum da
Zemheri de uzadıkça uzadı,
Seni, baharmışın gibi düşünüyorum.”

Baharı özlemek gerek.
Baharı düşlemek gerek.
(Fotoğraf: Muzaffer Özgen)

2 Ocak 2019 Çarşamba

HALKA İHANETİN BEDELİ


Norveç'in yetiştirdiği en önemli edebiyatçılardan biriydi.
Yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, çok sıkıntılı bir gençlik yaşamıştı.
İşsizliğin, açlığın ne olduğunu daha küçük yaşta öğrenmişti.
Ezen ile ezileni görmüştü.
Edebiyata da meraklıydı.
Bir kaç kitap denemesi oldu ama başarısızdı.
Sonra gerçeği yazdı.
Yaşadıklarını, yaşananları yazdı.
Kitabının adı, "Açlık"tı.
Büyük yankı yaptı.
Açlık romanıyla ünlendi.
Ardından Göçebe, Gizemler, Dünya Nimeti kitapları yok sattı.
1920 yılında yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı.
Norveç'in en sevilen ve okunan yazarlarından biri oldu.
Ünü Norveç'i aşmış, dünyaca tanınan bir yazar olmuştu.
Ancak...
1930’larda ülkesindeki faşist partiye katıldı.
II. Dünya Savaşı’nda Norveç’in işgali sırasında faşist Almanlar’ı destekledi.
Norveç hükümetinin Naziler'e teslim olması için kampanya yaptı.
Hitler'i öven yazılar yazdı.
İşgal sırasında hep Nazilerle birlikte oldu.
Kazandığı nobel ödülünü Hitler'e armağan etti.
Halkını sattı.
Norveçliler onu hayalkırıklığıyla izledi.
Yıllar sonra savaş bitip Almanlar Norveç'ten çekilince tutuklandı.
Yaşı ileri olduğu için para cezasıyla kurtuldu.
Ama Norveç halkından kurtulamadı.
Sonrasını Zülfü Livaneli anlatıyor.
Norveçliler, kendilerine ihanet eden bu yazara hiç bir şey söylemedi.
Tek kelime etmediler.
Ne bir protesto.
Ne bir yazı.
Ne saldırı.
Ama bir gün evinin önüne bir genç kız gelip onun kitaplarını bıraktı..
Biraz sonra yaşlı bir adam geldi ve o da kitapları bıraktı.
Derken insanlar ellerindeki kitaplarıyla akın akın gelmeye başladılar.
O bütün bunları penceresinden izliyordu.
Oslolular çıt çıkarmadan, en ufak bir tepki vermeden sakince kitapları bırakıyordu.
Birinci günün sonunda kitaplar koskoca bir yığın ediyordu artık.
Ertesi gün aynı durum devam etti.
Kitap yığını büyüdükçe, Norveç'e ihanet etmiş olan yazar küçüldükçe, küçüldü.
66 yıl önce böylesine bir Şubat gününde banyosunda ölü bulundu.
Yüzünde acı bir pişmanlık vardı.
Halkına ihanetin bedeli ağır olmuştu.
Tarih unutmuyor.
Tarih halkı için savaşanı da, halkına ihanet edeni de unutmuyor.
Günümüz Knut Hamsun'larına ve onun yolunda gidenlere ders ola.

1 Ocak 2019 Salı

SEN BAKMA NERGİS'İN BOYUN BÜKTÜĞÜNE..



Bilinen hikayedir.
Ekho ile Narkissos tanrıların dağı Olimpos'ta yaşıyorlardı.
Ekho güzeller güzeli ama lanetli bir kızdı.
Hera lanetlenmişti onu.
Öyle bir lanetti ki bu; Ekho duyduğu her konuşmanın sadece son kelimelerini tekrar ediyordu.
Bir gün avda gördüğü dağın yakışıklı delikanlısı Narkissos'a aşık oldu..
Narkissos kendini beğenmiş, herkeste kusur arayan bir delikanlıydı.
Burnundan kıl aldırmazdı.
Ekho'nun aşkını karşılıksız bıraktı.
Ekho bu kara sevdaya dayanamayıp acı çeke çeke öldü.
Kemikleri kayalara dönüştü.
Sesi ise o kayalardan dönen yansımalara.
Bugün "Eko" dediğimiz ses yansıması Ekho'dan gelir.

*. *. *

Ekho'nun acı ölümü Olimpos tanrılarını çok kızdırdı.
Narkissos cezalandırılmalıydı.
Bir gün Narkissos avda iken susuzluktan bitkin düştüı.
Bir nehir kenarına giderek su içmek için eğildi.
O anda suda yansıyan kendi yüzünü gördü.
Sanki büyülenmişti.
O güne kadar kimseyi sevmediği kadar sevdi kendi görüntüsünü.
Kendisine aşık oldu.


Dokunmak istiyor, dokunamıyordu.
Koklamak istiyor, koklayamıyordu.
Tıpkı Ekho gibi sevgisi karşılıksızdı.
Ömrünü nehir kenarında sudan yansıyan yüzüne baka baka, boynu bükük tüketti.
Orada öldü.
Bedeni nergis çiçeklerine dönüştü.
Bugün kullandığımız narsist, narkoz kelimeleri de Narkissos'tan gelir.
Yani nergis çiceğinden.

*. *. *

Nergis çiçeği Mart'ta açar aslında.
Baharın müjdecisidir.
Ana yurdu İzmir'in Karaburunudur.
Börklüce Mustafa'nın Karaburunu.
Homeros'un rüzgarlı Mimas'ı.
Gazetelerde okudum.
Karaburun'da Aralık'ta açmış Nergis çiçekleri.
İki gün lodos esince şaşırmışlar.
Sarı beyaz olmuş tarlalar.
Ne güzel kokuyordur şimdi o tepeler, dağlar.
Ama aldanmayın o kokuya..
Ne de olsa Narkissos işte.
Narsist yani.





Narsist kendisini dev aynasında gören ve gösteren bir cücedir, aslında.
Bencil ve sevgisizdir.
Aşağılık kompleksinin esiridir.
Sürekli onu yenmeye çalışır.
O yüzden hep kendi yaptıklarını yüceltir.
Yalan söyler, hikaye uydurur.
Yalnızlıktan kıvranırken bile kendisiyle yola çıkanları terk ederek, hayattan intikam almaya çalışır.
Hep ezen ve hükmeden taraftır.
Sürekli aşağılar, iğneler, imalarda bulunur.
Ve şiddetiyle iktidarını korur.
Siz siz olun narsist kişiliklerden ve iktidarlardan uzak durun..
Yoksa narkoz yemiş gibi olursunuz.
Uyandığınızda iş işten geçmiş olur.
Mutlu yıllar.

Öne çıkan

DATÇA 1942: EN SESSİZ GECE

1942 yılının Ocak gecesi… Simi adasının taş sokaklarında faşizm geziyordu. Alman üniforması taşıyan İtalyan askerlerin ayak sesl...