30 Mart 2018 Cuma

BAK ARKADAŞIM...




“Bu coğrafyayı çok seviyorum."

Doğru söylüyorsun.
Çünkü gözler yalan söylemez.
Burayı gerçekten seviyorsun ve burada çok mutlusun değil mi?

“Gökova ve Datça yarımadası bir cennet. Koyları, ormanları, denizi, güneşi, çiceği, böceği, herşeyi farklı. İyi ki, buradayım. Burada yaşadığıma her gün şükrediyorum.”

Ne mutlu sana, bu ülkenin şanslı insanlarındansın. Peki çok sevdiğin, çok mutlu olduğun bu güzel coğrafyada ne yapıyorsun?

“Geziyorum, yürüyüşler yapıyorum, denize giriyorum, dağların, ovaların, çiceğin, böceğin, iklimin tadını çıkarıyorum.”

Başka.

“Balını, bademini, balığını yiyorum.”

Başka.

“Daha ne olsun ki! Bir insan başka ne yapabilir?”

Bak arkadaşım! Bak seni çok mutlu eden, çok sevdiğin bu güzelim koylar,  doğal SİT alanları bir bir imara açılıyor. Daha iki gün önce Gökova'da denizi bile imara açtılar. MUÇEV adında sözde vakıf ama özde bir limited şirket aracılığıyla koyları işadamlarına kiralıyorlar. Yakında denize parayla gireceksin. Kıyılarda denize sıfır dev oteller dikiyorlar, etrafını duvarlarla çeviriyorlar. Sana girmek yasak. Okluk koyunun halini biliyorsun. Yol yapılıyor diye asırlık ağaçları kesiyorlar. Ekolojik dengeyi bozuyorlar. Onlarca endemik tür yok oldu bile. İmar planlarına küçük dokunuşlarla siteleşmenin önünü açıyorlar. Bir kaç site yapıldı zaten. Sağımızı solumuzu baz istasyonlarıyla, rüzgar tirbünleriyle doldurdular. Gökova’nın kuzey kıyısını termik santrallerle zehire boğdular. O zehirli gazlar rüzgarla seni de, beni de zehirliyor. Yakında jeotermal saha için ihale açacaklar, Emecik tarafını delik deşik edecekler.  Dünya Ralli Şampiyonası’nın parkurunu bu güzel koylardan, doğal yaşamın içinden geçirecekler. Yakında kokusu çıkacak. Kısacası senin yaşamaktan mutlu olduğun, çok sevdiğin bu coğrafyaya bir yağma soyu gibi saldırıyorlar. Karşı durulmazsa buralar yakında Bodrum, Çeşme gibi olacak. Peki tüm bunlara karşı sen ne yapıyorsun? Sadece eleştirmekle mi yetiniyorsun? Oysa, insan sevdiğine değer verir değil mi? Peki, sen sevdiğin coğrafyaya ne kadar değer veriyorsun? 

“Verdiğim değeri nasıl gösterebilirim?”

Sahiplenerek. Biliyorum bu yazdıklarıma sen de karşısın. Sen de eleştiriyorsun. İyi de çözüm önerin ne? Hep eleştirmek, moral bozmak ve sonunda geri çekilmek değil midir?  Üstelik karşısındakinin amacını da biliyorsun. O bunu sürekli yapıyor zaten. Peki sen ne yapmalısın? Bu coğrafyaya verdiğin değeri nasıl göstermelisin?
Bak, bu yağmaya direnen, karşı çıkan insanlar var. Sivil toplum kuruluşları var. Onlar sana sesleniyor. Onların senin gibilerine ihtiyaçları var. Elini taşın altına sokmalısın. Yükün bir kısmını omuzlamalısın. Ancak, o zaman bu coğrafyaya sevginin gösterebilirsin. Kurubük’ü düşün.  O yasal direniş olmasaydı, o karşı duruş olmasaydı orası bugün bir işadamınındı ve bu yaz orada denize parayla girecektin. Bak bu sabah bir grup insan Ilıca deresindeki çöpleri temizledi, kablumbağaları ölümden kurtardı. Bir grup insan Esenada’daki harabe hükümet konağıyla ilgilendi. Bir grup insan Datça ve çevresini korumak için çareler tartıştı.  O insanlar yarın da, ertesi gün de, daha ertesi gün de bunları yapacaklar. Yaşadıkları çevreye sahip çıkmak için emek ve zaman ayıracaklar. Mesela yarın Muğla Çevre Koruma Platformunun Datça ayağının toplantısı var. Haberin var mı? Sen bu işlerin neresindesin?

Yılmaz Güney'in sözlerini hatırladın mı?
Ne demişti.
"Arkadaşlar dışarıda bir şeyler oluyor, farkında mısınız?
Uykuda olanları sarsın, uyandırın.
Herkese söyleyin, yakında ışıklar kesilebilir.
Karanlıkta ne yapacaksınız?"

Diyeceksin ki, ama ben iyi insanım. 
Doğru.
Diyeceksin ki, ama ben doğa severim, hayvanseverim. 
Doğru.
Diyeceksin ki, ama ben kendi çıkarımı gözetmem.
O da doğru.
Ama ben de sana diyeceğim ki; Bertolt Brecht’in şu mısralarını oku,

"Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin.
Seni kimse satın alamaz,
Eve düşen yıldırım da
Satın alamaz.
Anladık dediğin dedik,
Ama dediğin ne?
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin.
Kime karşı?
Akıllısın,
Yararı kime?
Gözetmezsin kendi çıkarını,
Peki gözettiğin kimin ki?
Dostluğunu diyecek yok ya,
Dostların kimler?"

TUTKU ÇİCEĞİ


İskoçya Glasgow'da bir heykel.
Clyde Caddesi'nde.
Bir kadın heykeli.
Siyah giysili.
Pelerinli.
Heybetli.
İki elini yukarıya kaldırmış.
Başı dik.
Bakışlarında umut, kararlılık, direniş var.
Adı, Le Pasionaria.
Şöyle yazıyor altında.
"Dizlerinin üzerinde yaşamaktansa, ayakta ölmeyi yeğle."

*. *. *

1936 yılıydı.
İspanya'da iç savaş vardı.
Cumhuriyet rejimini yıkmak isteyen faşist general Franco'nun silahlı güçleri Madrit kapılarına dayanmıştı.
Halk faşistleri Madrit'e sokmamak için direniyordu.
Bir kadın çıktı radyoya.
Siyah giysili bir kadın.
Çoşkulu, umutlu ve net konuşuyordu.
"Dizlerimiz üzerinde yaşamaktansa ayakta ölmeyi yeğleriz.No Pasaran(Geçit Yok) "


Dolores İbarruri'ydi bu kadın.
İspanya halkının onuru, işçi sınıfının yılmaz savunucusuydu.
İspanyollar " Le Pasionaria" diyorlardı ona.
"Tutku çiceği" demekti.
Onun bu konuşması Madrit halkını Franco faşizmine karşı kenetlendirdi..
Kadın, erkek.
Yaşlı, genç..
Basklar, Katalanlar ve diğer halklar.
Cumhuriyetçiler, sosyalistler, komünistler, anarşistler tek yumruk oldular.
Koşulsuzdular..
Bilgilerini ve deneyimlerini, kanlarını ve yaşamlarını, umutlarını ve arzularını direnişe verdiler.
Farklı ideolojilere, farklı dinlere, farklı deri rengine sahiptiler ama hedefleri tekti.
Hedefleri, Dolores İbarruri'nin sözleriydi.
"Dizlerimiz üzerinde yaşamaktansa ayakta ölmeyi yeğleriz.. Geçit Yok!"
Bir anda tüm Madrit sokakları Geçit Yok(No Pasaran) afişleriyle doldu.
"No Pasaran" artık faşizme karşı mücadelenin sloganıydı..
Onların bu onur savaşına dünyanın çok ülkesinden devrimciler de katıldı..
Glasgow'daki o heykel, İskoçya'dan Madrit'e giden devrimciler anısına dikilmişti.
Nazım Hikmet bir şiirini onlara adamıştı.
"Ne mâveradan ses duymak;
ne satırların nescine koymak o “anlaşılmayan şeyi”
ne bir kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi;
ne güzel lâf ne derin kelâm
çok şükür
hepsinin
hepsinin üstündeyim bu akşam.
…ne kadar güzel şey yaratacaklarsa
yani o korkunç hasreti daüssılâsı içimin
güzel gözlerindedir
Madrit kapısındaki nöbetçimin."

*. *. *

Madrit halkının faşizme karşı direnişi tam 3 yıl sürdü..
Kana kan..
Dişe diş..
Yüreklerinde betimsiz sevdalar taşıyanlara ölümün hükmü yoktu..
Tıpkı Franco faşistlerinin kurşuna dizdiği İspanyol şair Garcia Lorca'nın mısralarındaki gibi.
"Özgür olmayan insan nedir?
Söyle bana Marina.
Söyle seni nasıl sevebilirim.
Özgür olmazsam..?
Sana kalbimi nasıl açabilirim.
Bu yürek benim değilse?"
Özgürlükleri için direndiler.
Ayaklarının üstünde öldüler.
Çünkü savaş mert değildi.
Düşman güçlüydü.
Amerika, Hitler Almanyası, Mussolini İtalyası, Salazar Portekiz'i Franco'yu destekliyordu..
Asker ve silah yağdırıyorlardı.
Ve maalesef Türkiye Cumhuriyeti.
Türkiye tarafsız gibi görünse de, Karadeniz’den İspanya’ya cumhuriyetçilere yardım götüren Sovyet gemilerinin İstanbul Boğazı’ndan geçmesine izin vermedi.
1937 yılında bir kararname ile Madrit halkına Türkiye'den gönüllü katılımları yasakladı.
Ekrem König isimli bir İçişleri Bakanlığı çalışanı, sahte evrak ve imzalarla Kanada'dan Türkiye adına uçak alıp, İspanya'ya gönderdi.
Uçakları cumhuriyetçilere mi, yoksa faşistlere mi sattığı hiç açıklanmadı..
Sonunda Madrit düştü.
Ama, İspanya halkının üç yıl süren bu onur direnişi tarihin altın sayfalarında yerini aldı.

*. *. *

Dolores İbarruri işte bu direnişin sembolüydü..
1895'te Bask'ta doğmuştu.
Yoksul bir madenci ailenin çocuğuydu.
Parasızlık nedeniyle okuyamamıştı.
Balık satarak, hizmetçilik yaparak büyümüştü.
1917’de İspanya Sosyalist İşçi Partisi’ne üye oldu.
1920’de, İspanya Komünist Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı.
1930’da İspanya Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne seçilen ilk kadındı.
1933’te İspanya parlamentosuna milletvekili seçildi.
1934’te Paris’te düzenlenen Dünya Kadın Kongresi’nde ülkesini temsil etti.
1936'da temsilciler meclisine başkanlık etti.
1939'da Madrid’in düşmesiyle önce Paris’e, ardından da Sovyetler Birliği’ne sığındı.
1944'de İspanya Komünist Partisi’nin genel sekreteri oldu..
1960'da partinin başkanlığını üstlendi.
1975'de Franco ölünce ülkesine geri döndü.
1977'de tekrar milletvekili seçildi.
1989'da 93 yaşında öldüğünde İspanya Komünist Partisi'nin başkanı olarak mücadeleyi sürdürdü
Dizlerinin üzerinde yaşamaktansa, ayakta ölmeyi tercih etti.
Ve o sözü hiç unutulmadı.
No Pasaran!
Geçit Yok!


*. *. *



İskoçya Glasgow'da bir heykel.
Clyde Caddesi'nde.
Bir kadın heykeli.
Siyah giysili.
Pelerinli.
Heybetli.
İki elini yukarıya kaldırmış.
Başı dik.
Bakışlarında umut, kararlılık, direniş var.
Adı, Le Pasionaria.
Şöyle yazıyor altında.
"Dizlerinin üzerinde yaşamaktansa, ayakta ölmeyi yeğle."

27 Mart 2018 Salı

"BU ÜLKENİN DENİZİ DE, KERİZİ DE BİTMEZ!"



1950’lerde bir “Sülün Osman” vardı.
Sahtekarların kralıydı.
Beyoğlu’nda işleyen  tramvayı, Galata Kulesi’ni, Eminönü meydanındaki saati, şehir hatları vapurlarını uyanık geçinen saf vatandaşlara satıyordu.
Vatandaşın çok parası yoksa kiralıyordu!
Taksim Meydanı'na paspas seriyor, üstünden geçenlerden 'burası benim' diyerek para alıyor, daha sonra ''Ne kadar kazanıyorsun sen buradan'' diye soranlara komple Taksim Meydanı'nı satıyordu.
İzmir Saat Kulesi'ni bile sattığı söylenir.
Çok kişinin canını yaktı.
Ama uyanık dediler.
Gazetelerde manşetlere çıkardılar.
Filmini çektiler.
Yetmedi.
Hapishanede “Alınteri ile Yaşamak” konulu konferans verdirdiler.



Sülün Osman’dan sonra bir Raki çıktı ortaya.
Dolar taşımanın suç olduğu yıllarda Almancı  veya Amerikalı kılığında büyük otellerde bavulla döviz satarak çok kişiyi dolandırmıştı.
Karaborsa döviz almak suç olduğundan kimse şikayet edemiyordu.
Sonra Banker Kastelli.
Yıllık enflasyon yüzde 30 iken,  aylık yüzde 12 faiz ile para topluyordu. 
Milli gelirin 70 milyon dolar olduğu günlerde Kastelli'nin elinde 100 milyar para toplanmıştı.
40 bankanın, bankerleri saf dışı bırakan karara imza atmasıyla millet Kastelli’ye çarpılmaktan kurtulmuş oldu.
Aynı dönemde  ''Papatyalı banker'' olarak bilinen Bako dillerdeydi.
 Binlerce kişinin parasını batırarak üne kavuştu. 
Bankalardan kredi alırken imza yerine papatya resmi yaparak alenen devletle
dalga geçiyordu.
Emlak Bankasını bile dolandırmıştı.


Hele hele bir Selçuk Parsadan vardı ki, sormayın.
Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde, “örtülü ödenek donlandırıcılığı” ile ünlenmişti.1995 seçimlerinden önce, emekli orgeneral Necdet Öztorun’un adını kullanarak, örtülü ödenekten 5.5 milyar lira götürmüştü.



Sonrasını daha iyi hatırlatayacaksınız.
Yimpaşlar, Kombasanlar, Deniz Fenerleri.
Soydukça soydular milleti.
Şimdi de Çiftlik Bank olayı.
27 yaşındaki bir velet 78 bin kişiden milyonlarca lira toplamayı başardı.
Aralarında askerler, polisler ve milletvekillerinin de olduğu söyleniyor,
Türkiye günlerdir bu soygunu konuşuyor.
Herkesin dilindeki argo söz şu.
“Bu memleketin denizi de, kerizi de bitmez.”
Bazılarını da Aziz Nesin’in sözünü hatırlatıyor.
“Bu milletin yüzde 60’ı aptal”
Yüzde 60’ı az bulanlar bile var.



1950’lerin ünlü soyguncusu “Sülün Osman” yakalandıktan sonra dönemin gazetelerine şu açıklamayı yapmıştı.
Benim dolandırdığım insanların aslında kendileri dolandırıcıydı. Mesela sahte bilezikleri “asıl fiyatı 1000 lira ama eşim hasta 300 liradan satıyorum” dediğimde, bilezikleri alan adam kuyumcuya gidip 1000 liraya bozdurabileceğini ve hiç elini yormadan, oturduğu yerden havadan 700 lira kazanacağını düşünüyordu. Gayet açık ki, benim sıkıntımdan yararlanıp beni dolandırmayı düşünmüştü. Onlar kendilerini akıllı sanıyordu ama akıl akıldan üstündür. Ben hayatım boyunca beni dolandırmaya kalkışmamış tek bir kişiyi dolandırmadım.
Ha unutmadan.
Sülün Osman Aziz Nesin’i mahkemeye vermişti.


26 Mart 2018 Pazartesi

GÜNEŞİN GÖZYAŞLARI



Tarih MÖ.4'dü.
Dorlar Ege ile Akdeniz'in buluştuğu Datça yarımadasının ucuna muhteşem bir kent kurdular.
Adını Knidos koydular.
Çağının en önemli bilim, sanat, kültür ve ticaret merkeziydi..
Güzel kokulu ağaçlarla yemyeşildi.
Daima çiçek açan ve yemiş veren mersin ağaçlarıyla çevriliydi.
Defnenin anavatanıydı.
Tarihçi Lusien'e göre , buradaki ağaçların hiçbirisi yaşlanmıyor, hep genç kalıyordu.
Biri askeri, diğeri ticari iki limanı vardı.
Ve iki tiyatrosu.
Tiyatroların biri 20 bin kişilikti.
Diğeri 5 bin kişilik.
Gezegenlerin hep aynı yörüngede hareket eden yuvarlak cisimler olduğunu ilk söyleyen astronom, matematikçi ve filozof Eudoxus, en iyi yontulmuş Çıplak Afrodit Heykeli’ni yapan heykeltıraş Praxiteles, diğer ünlü heykeltraşlar Skopas, Bryaxis ile dünyanın yedi harikasından biri olan Mısır’daki İskenderiye Feneri’nin mimarı Sastratos, doktor Euryphon ve ünlü ressam Polygnotos Knidos'da yaşamıştı.
Praxiteles'in Çıplak Afrodit Heykeli o kadar güzeldi ki, yüzlerce heykeltraş ve turisti kente çekiyordu.
Şehir planlaması muhteşemdi.
Hippodamos'un ızgara plan düzenine göre kurulmuştu.
Geniş ana caddeler.
Caddelere dik inen sokaklar.
..Ve hem bir caddeye, hem de bir sokağa cephesi olan evler.
Hakça ve adaletli bir şehir planıydı.
Doğu-batı doğrultusunda birbirine paralel dört geniş cadde, kuzey-güney doğrultusundaki bir cadde ile dik açılı olarak kesişmişti.
Arazi konumuna uygun bir biçimde cadde ve sokaklar bazen merdivenle, bazen de dik olarak birbirlerini kesmişlerdi.
Çıplak Afrodit Heykeli, Apollon ve Korint Tapınakları, Güneş Saati, Aslan Heykeli tüm Akdeniz'de nam salmıştı.
Ege ve Akdeniz'in dalgaları bu şehirde kucaklaşırdı.
Dalgaların getirdiği beyaz köpükler bu kentte dans ediyordu.
Anadolu'nun güneşi en son bu şehirde batıyordu.



Tarih 1615'di.
Amerika Kıtasındaki Hollandalılar Kuzey Atlantik kıyısında bir kent kurdular..
Adına New Amsterdam koydular.
Kent Knidos'un şehir planlamasına göre kurulmuştu.
Knidos'un yerleşimi bire bir uygulanmıştı.
Izgara plandı ve hakça bir yerleşimdi.
Kent 1664 yılında Birleşik Krallığa geçince New York adını aldı.
New York bugün dünyanın en önemli bilim, sanat, kültür ve ticaret merkezlerinden biri.
Özgürlük Heykeli, Empire State Binası, Central Park ve Times Meydanı, Modern Sanat Müzesi, Guggenheim Müzesi ve Modern Tarih Müzeleri her yıl milyonlarca 
turist çekiyor.

*. *. *

Tarih 1843'tü.
Osmanlı Sultanı 1.Abdülmecit kendisi için Dolmabahçe Sarayı'nın yapılmasını emretti.
Mimar Garabet Amira Balyan ile oğlu Nigoğos Balyan görevlendirildi..
Proje Avrupa mimari tarzlarının karışımıydı.
İnşaatta çok miktarda mermer sütun ve merdiven kullanılacaktı.
Ülkede mermer ocağı çoktu ama yontulmuş, bir sanat eseri haline getirilmişi yoktu.
Gözler Knidos'a çevrildi.
Sultan 1.Abdülmecit'in fermanıyla Knidos'un büyük tiyatrosunun mermerleri yerinden söküldü, İzzettin vapuruyla kondu ve Dolmabahçe Sarayı'nda kullanıldı.


Knidos artık yıkık, yitik, talan edilmiş bir kent.
Dünyanın en iyisi denen Çıplak Afrodit heykeli Bizans sarayında yandı..
Ünlü Aslan Heykelini İngilizler kaçırdı.
Birçok heykel ve önemli eser Yunan müzelerinde.
Bize kala kala toprak üstündeki harabeleri kaldı.
Kentin bir bölümü hala toprak altında.
Kazılsa, kimbilir neler çıkacak?.
Bugün Mezgit'te Datça Belediye Başkanı Gürsel Uçar  ile beraberlik..
Çok şey konuştuk..
Ama en önemlisi Knidos'tu.
Ankara Knidos'un kazıları için yılda sadece 30 bin lira gönderiyormuş..
Datça Belediyesi kısıtlı ekonomisi ve imkanlarıyla bu paranın iki katını harcıyormuş.
Üzülmemek elde değil..
Ve düşünmeden de edemiyor insan.
Evet Ankara suçlu da.
Yüzde 85'i televizyon izleyen, sadece yüzde 1'i kitap okuyan bir toplum Knidos'a layık olabilir mi?
Sadece kendi menfaatini, kendi mutluluğunu, kendi yaşamını düşünen, üretmeden tüketen insanlar, Knidos'un değerini bilebilir mi?


*. *. *

Anadolu güneşi her akşam yine Knidos'tan batıyor.
Yolunuz düşerse gün batımını mutlaka izleyin.
Belki güneşin gözyaşlarını göremeyeceksiniz.

(Knidos'u En İyi Yazan Ödülü sahibi değerli hocam Prof.Dr. Şadan Gökovalı'ya saygılarımı iletiyorum)

24 Mart 2018 Cumartesi

TEŞEKKÜRLER HAYAT.


Latin Amerika'nın Annesi Mercedes Sosa anısına..

Yıl 1939.
İspanya.
Ülkede iç savaş sona ermişti.
Demokratik Cumhuriyetçiler yenilmiş, general Francisco Franco'nun önderliğindeki milliyetçiler iktidara gelmişti.
Ordu, kilise ve sermayenin desteğini alan Franco ülkede insan avı başlatmıştı..
İlk hedef devrimcilerdi.
Tutuklananlar en ağır işkencelerden geçiyordu.
Konuşmayanlar asılıyordu.
Bir haziran sabahıydı.
18 yaşındaki tarım işçisi Carlos biraz sonra asılacaktı.
Kilisenin atadığı işbirlikçi bir papaz Carlos'un hücresine girdi..
"Evladım, adettir" dedi, "Son bir isteğin var mı?.. Dua ister misin?"
Carlos papaza acıyarak baktı.
Papaz gözlerini kaçırdı.
Carlos önce bir güldü.
Sonra tükürdü.
..Ve bağırdı.
"Gracias A La Vida!”

Dört yıl öncesi.
1935.
Arjantin.
Tucuman'ın yoksul mahallerinde bir kız çocuğu geldi dünyaya.
Annesi Fransız, babası kızılderili idi..
15 yaşında ailesinden gizli ses yarışmasına girdi..
Birinci oldu.
Organizatörler sesinden öyle etkilendiler ki, opera sanatçısı olmasını istediler.
Reddetti.
"Zenginlerin şarkıcısı olmam" dedi.
Sesi çıkmayanların sesi oldu.
Kısa sürede ünlendi.
Yoksulluğun, sömürünün, direnişin şarkılarını söyledi.
Askeri darbelere karşı çıktı.
Küba devrimine destek verdi.
Latin Amerika'nın annesi oldu.
O, Mercedes Sosa oldu.

Yıl 1971.
Mercedes Sosa Şilili müzisyen şair Violeta Parra'nın bir çalışmasından çok etkilendi.
Bestenin adı "Teşekkürler Hayat"tı.
Dizeleri şöyleydi..
"Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için.
Hayatın sesi ve kelimelerim,
düşüncelerim, sözlerim..
Annem, dostlarım, kardeşim ve parlayan güneş
ve aşkın izleri için..
Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için;


Duyduğum tüm sesler; gece, gündüz,
ağustos böcekleri, kanaryalar, çekiçler, motorlar, köpek bağırışları, rüzgar
ve yarin sakin fısıltıları için..
Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için;
Caddelerinde, göl kıyılarında, dağlarında
ovalarında, leb-i deryada yahut suya hasret çöllerinde
ve evlerinde yorulan adımlarım için.
Teşekkürler hayat, her şey için.
Yıkıntılardan kendimi yeniden yaratabildiğim
ve yeniden hayata sunabildiğim için
kahkahalarım, göz yaşlarım
ve bu şarkı için..
Her şey için teşekkürler."

Mercedes Sosa bu besteyi müthiş yorumladı.
Şarkı kısa sürede tüm dünyaya yayıldı.
On yıllarca yoksulların, tutsakların, devrimcilerin şarkısı oldu.
Eylemlerde, direnişlerde slogan oldu.
Kariyeri boyunca 40 albüm yapan Mercedes Sosa'yı dünyaya tanıtan şarkı "Teşekkürler Hayat" oldu.


*. *. *

"Teşekkürler Hayat" İspanyolca "Gracias A La Vida" demekti.
1939 yılında İspanyol devrimci Carlos'un asılmadan önce söylediği son sözlerdi.
Sosa ülkesindeki bir televizyon programında bu besteyi Carlos'un anısına yorumladığını söyledi.





Şeh Bedrettin'in bir sözü var.
"Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlayamazlar."
Mercedes Sosa'nın sesi gibi, yüreği gibi dünyası da büyüktü.
O, İspanya'da Carlos, Küba'da Che, Şili'de Victor Jara, Meksika'da Zapata'ydı.
O Latin Amerika'nın Annesi'ydi.

9 yıl önce 4 Ekim'de aramızdan ayrıldı.
Anısına saygıyla.
Teşekkürler Hayat.
Gracias A La Vida.


Dinlemek için: http://youtu.be/rMuTXcf3-6A


23 Mart 2018 Cuma

Datça'daki 'GOCA EV' in hikayesi.


Tarih 1550’lerdi.
Kanuni Sultan Süleyman, Kaptan-ı derya olarak büyük başarı elde eden Giritli Tuhfezade soyundan Ali Ağaki’ye (Allaki de deniliyor)  ödül olarak Datça Yarımadası’nı verdi.(Yarımadanın eski ismi Elaki)
Böylece yörede Tuhfezade ailesinin hakimiyeti, yani ağalık düzeni başlamış oldu.
Mehmet Ali Ağa, Ali Alaki’nin torunlarındandı.
1800’lü yılların sonunda Datça yarımadasının tek hakimiydi.

Kurnaz, gözükara biriydi.
Acımasızdı.
İzmir’e ve çevre adalara yörenin incir, badem, zeytin ve palamutlarını pazarlardı.
Köylünün topladığı ürünleri İzmir’de şirketi olan İngiliz işadamı Whitall’a satardı.
İnsanları boğaz tokluğunu çalıştırırdı.
Yarımada’dan hiç dışarı çıkmamış köylüleri, askere alınma ihtimallerini gerekçe göstererek engellerdi.
Eğer bir köylü, ürünü ondan habersiz başka birine daha yüksek ücretle satarsa, ağır vergilerle parayı ondan geri alırdı.
Böylece herkes onun verdiği ücrete mahkumdu.
Herkes ona bağımlıydı.
Her yere kadı ve imamı yanına alarak at sırtında gider, Tuhfezade sülalesinden silahlı korumalar da onlara eşlik ederlerdi,
Geçtikleri her köyde, köylüler onları ağırlamak zorundaydı.(1)

Tarih 1857 idi.
Knidos açıklarına İngiliz Kraliyet Donanmasının “Supply” isimli bir savaş gemisi demir attı.
Gelen arkeolog Charles Newton’du.
Yanında 200 tayfa ve 2000 sterlin vardı.
Charles Newton, çift kürekli küçük bir keşif teknesiyle Knidos sahillerine çıktı ve kampı kurdu.
Köylüler hemen Mehmet Ali Ağa’ya haber ulaştırdılar.
Ağa önce bir haberci gönderdi, Newton’a.
Haberci yanında hediye olarak 10 tavuk getirmişti.
Ardından Mehmet Ali Ağa ve adamları Knidos’a ulaştı.
Onların yanında da yine hediye olarak bir koyun, onlarca yumurta, bal ve incir vardı.
Charles Newton derdini anlattı.
Kazılar için Mehmet Ali Ağa’dan 100 adam istedi.
Ağa, hemen kabul etti.
Ancak, onun da Newton’dan iki isteği vardı.
Biri, Reşadiye’de yapacağı cami inşaatı için Knidos’tan çıkacak taşlar.
Diğeri, düşmanı olan Muğla Ağası’nın İzmir paşası tarafından uyarılması için destek.
Newton “bakarız” dedi.
Birkaç gün sonra Mehmet Ali Ağa, Datça köylerinden iri yapılı 100 insanı Knidos kazılarında çalışmaları için Charles Newton’a verdi.
Newton işçilere çok düşük ücret veriyordu.
Ancak, işçiler parayı aldıkları zaman şaşırıyordu.
Çünkü çoğu hayatlarında ilk kez para görmüştü.
Charles Newton bir ara 50 Datçalı işçiyi bir süreliğine Didim’deki kazılara götürmüş, o işçilerden çoğu hayatlarında ilk kez yarımadadan dışarı çıktıklarını söylemişti. (2)

Mehmet Ali Ağa’nın desteği ve onun emrine verdiği 100 Datçalı ile Newton 384 günde Knidos’u talan etti.
10 tonluk Knidos Aslanı ve Oturan Demeter heykellerinin çıkarılması, gemiye taşınmasında hep Datçalı köylüler çalıştı.
Her sorunda Mehmet Ali Ağa devreye giriyor, Newton’a yardımcı oluyordu.
İngiliz arkeolog sonunda iki heykelle birlikte 212 sandık tarihi eseri “Supply” isimli savaş gemisine yükleyerek, İngiltere’nin yolunu tuttu.
Anılarında Mehmet Ali Ağa ile kurduğu dostluğun kazılarda büyük yararı olduğunu yazdı.



200 yıllık bir bina.
Rum ustalar tarafından yapılmış.
Geniş bir arazi içinde 1000 metrekarelik kullanım alanı olan, iki katlı muhteşem bir konak.
Dönemin ilk cam pencereli yapısı.
Tüm Akdeniz’de bugüne ulaşan en eski sivil mimari örneklerden biri.
Datça’da “Goca Ev” diye biliniyor.
İşte bu “Goca Ev” yukarıda sözünü ettiğimiz Mehmet Ali Ağa’nın konağıydı.
1800’lü yılların başında babası Mehmet Halil Ağa tarafından yaptırılmıştı.
Tuhfezade ailesinin en güçlü dönemini Mehmet Ali Ağa zamanında yaşamış olması nedeniyle konağa onun adı verildi.

Yüzyıllarca Tuhfezade ailesinin ikametgahı oldu.
Ailenin yok olmasından itibaren Konak, Tereke Hakimliği'nce satışa çıkarıldı ve birkaç kez el değiştirdi, 
Zaman içinde tütün deposu, sinema, okul, düğün salonu olarak kullanıldı.
Yıprandı, çürümeye başladı.
2002 yılında turizmci Mehmet Pir tarafından satın alındı ve aslına uygun bir şekilde onarılarak, hizmete açıldı.
Mehmet Ali Ağa Konağı ya da yerli halkın deyimiyle "Goca Ev" bugün Datça'nın en önemli otellerinden biri.
Ancak yüksek fiyat politikası nedeniyle müşteri çekemiyor ve Datça turizmine katkı sağlayamıyor.
Kaynaklar
(1)-Türkiye Kırsalında Kliyentalizm ve Siyasi Katılım- Horst Unbehaun
 (2)-Karya’dan Bodrum’a-Charles Newton’un anıları.



21 Mart 2018 Çarşamba

İki Denizin Yitik Kenti: KNİDOS


"Yarımadaların en güzelinde, en güzel tanrıça için kurulmuş kent."
Antik dönemin önemli tarihçisi Strabon böyle anlatıyordu, Knidos'u.
Şehir planında Hippodamos'un imzası vardı.
Izgara plan deniliyordu bu yerleşime.
Kent, birbirleriyle dik açı yaparak kesişen doğrusal caddelerden ya da kare veya dikdörgen yapı adalarından oluşuyordu.
Her ev bir cadde ya da sokağa bakıyordu.
Eşitlikçi bir plandı.
Bu plan Avrupa'nın çok kentine örnek oldu.

Knidos sanat, kültür ve bilim yuvasıydı.
Bu Karya kenti, anıtsal yapıları, sanat eserleri, ticari ürünleri ve yetiştirdiği düşünür ve bilim insanlarıyla antik çağın en dikkat çeken yerleşimiydi. Dünyanın yedi harikasından biri olan İskenderiye Feneri'nin mimarı, Knidoslu Sostratos'tu.
Fener, bir mühendislik harikasıydı.
Yıldızlarla yarışıyordu adeta.
Kaidesinde şu yazıyordu.
"Knidoslu Sostratos 'tan büyük kurtarıcı tanrılara."

Antik dönemin en iyi heykeltraşlarından biri Praxiteles'in yaptığı çıplak Afrodit heykeli Knidos'taydı.
Praxiteles sanki mermere yaşam vermişti.
Heykeli binlerce turist görmeye geliyordu.
Hatta bazıları canlı sanıp,  bir kadını öper gibi sarılıp öpüyordu.

Yine antik dönemin en iyi ressamlarından Polygontos Knidos'luydu.
Kilden vazolar üzerine muhteşem resimler çizerdi.
O inanılmaz güzel vazolar zenginlerin evlerini süslerdi.

Tarihin büyük astronomi ve matematik bilimcisi Eudoxos Knidos'luydu.
Eudoxos kent için bir anayasa hazırlamıştı.
Bu anayasa adeta Knidos'ta yaşama manifestosuydu.
Eudoxos' un geliştirdiği ve çağının  en büyük buluşu kabul edilen güneş saati, bugün hala Knidos'ta.

Dönemin ünlü hekimi Euryphon Knidos'luydu.
O ve öğrencileri zamanın ikinci büyük tıp okulunu Knidos'ta kurmuştu.
Pers kralını amansız hastalıktan kurtaran hekim Ktesias da bu topraklarda yaşamıştı.

Güçlü ekonomisi vardı.
Bir dönem nüfusu 40 bine kadar çıkmıştı.
Şarabı ve sirkesi çok ünlüydü.
Şarabının kan yaptığı ve sindirime iyi geldiği söylenirdi.
Tüm Akdeniz'e, hatta kuzey Karadeniz'e bile şarap ihraç ederdi.
Şarap üretiminin çokluğu nedeniyle amphora üretimi de çok gelişmişti.
Knidos amphoralarında mühür "kare içinde bir gemi pruvası"ydı.
Antik dönemin ünlü kabartmalı Oinophoros kaplar Knidos'ta üretilir ve dünyanın çeşitli merkezlerine ihraç edilirdi.
Halk arasında tuzlu lahana denilen sarı çiçekli, otsu bitkinin en iyisi burada yetişiyordu.
Soğanı da çok meşhurdu.

Bu görkemli kent zaman içinde harabe oldu.
Depremler yıktı ama asıl zararı tarihi eser kaçakçıları verdi.
Büyük Tiyatronun yapımında Paros ve Pentelikon mermerleri kullanılmıştı.Hepsi yekpareydi.
O mermerler önce Osmanlı'nın Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın konağı için Kahire'ye götürüldü.
Sonra Dolmabahçe Sarayı'nın yapımında kullanıldı.
İzzettin Vapuru, mermerleri taşımak için defalarca sefer yaptı.
Büyük Tiyatronun oturma sıraları, Dolmabahçe Sarayı'nın iç merdivenleri oldu.
Osmanlı'nın vurdum duymazlığı nedeniyle tüm değerleri tek tek yurtdışına kaçırıldı.
Çoğunda Osmanlı padişahının izni vardı.
Knidos Aslanı, Çıplak Afrodit, Oturan Demeter heykelleri bunların başındaydı.
Ayrıca yüzlerce heykel, sunak, sütun, seramik, mozaik, altın takı, sikke gibi tarihi eser talan edildi.
Soygun Cumhuriyet döneminde de devam etti.
Knidos'tan kaçırılanlar bugün Avrupa ve Amerika müzelerinde sergileniyor.
Son 30 yılda Türk arkeologların çıkardıkları ise Marmaris ve Bodrum müzelerinde sergileniyor.
Bir kısmı da ODTÜ ve Selçuk Üniversitesi’nin depolarında çürüyor.


3000 yıl önce Ege ve Akdeniz’in en görkemli kentlerinden biriydi .
Şimdi yıkık ve bitik.
Talan edilmiş.
Terk edilmiş.
Sessiz ve sahipsiz.

Knidos… İki denizin yitik kenti.

Öne çıkan

PİYANOLARI DA ZİNCİRE VURURLAR

Bir piyanoyu neden susturmak ister bir rejim? Bu sorunun cevabı, sadece müzikte değil, müziğin taşıdığı anlamda gizli. Çünkü b...