5 Mayıs 2020 Salı

İDAM SEHPASINDA KONÇERTO...



Adı Joaguin Rodrigo Vidre idi.
22 Kasım 1901’de İspanya’nın Valencia kentinde doğmuştu.
Henüz 3 yaşındayken, difteri salgını nedeniyle gözlerini yitirdi.
Ancak müziğe çok meraklıydı.
Bunu farkeden ailesi çocuklarını 8 yaşında keman ve piyano eğitimine başlattı.
Daha 18’ine girmeden armoni ve kompozisyon dersleri aldı.
Kısa sürede notalarla dans etmeye başladı.
Piyano virtüözü olduktan sonra onlarca klasik esere imza attı.
Adı artık duyulmaya başlamıştı.
1925′te yani 22 yaşında orkestra için bestelediği “Beş Çocuk “ parçası ile İspanya Ulusal Ödülü’nü kazandı.
Bu yurtdışında eğitimi için burs demekti.
Burslu olarak Paris’e gitti.
Fransa'da önemli isimlerden dersler aldı.
Dört yıl sonra kendisi gibi piyano virtüözü olan güzel bir genç kıza gönlünü kaptırdı.
Kızın adı Victoria Kamhi’ydi.
İstanbul’dan çok tanınmış bir annenin kızıydı.
Valencia’da evlendiler.
Victoria Kamhi, Rodrigo’nun gözlerinin görmemesi nedeniyle kariyerine son verip, kocasının asistanı olmak zorunda kalmıştı.
Onun bestelerini piyanoda notaya döküyordu.
Tarih 17 Temmuz 1936’ydı.
Rodrido ve eşi Victoria ile Fransa ve Almanya’da müzik çalışmasını sürdürürken, İspanya’da Sosyalistlerin kurduğu  “Halk Cephesi” iktidara gelmişti.
Bu sermaye sınıfı ve emperyalist güçler tarafından kabul edilemezdi.
İspanya bir anda iç savaşa sürüklendi.
Cumhuriyetçiler bir yandan faşist general Franco’nun güçleriyle, bir yandan da onu destekleyen Hitler Almanyası ile Mussolini İtalyasının bombardıman uçaklarıyla savaşıyordu.


Tarihin gördüğü en kanlı iç savaşlardan biriydi bu.
İspanya halkı çeşitli ülkelerden gelen gönüllü devrimci güçlerle faşizme karşı direnirken, Türkiye Cumhuriyeti Devleti,  İspanya’ya gönüllü gitmek isteyenleri engelliyordu.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan Konig Ekrem isimli eski bir Nazi sempatizanı,  Türkiye adına Kanada’dan gizlice alınan uçakları devrimcilere bomba yağdırması için Franco’nun ordusuna satıyordu.
Rodrigo gurbette üzüntü ve acıyla izliyordu ülkesinin düştüğü durumu.
Tarih  26 Nisan 1937’ydi.
Faşist  Franco’yu destekleyen Almanya, sosyalistlerin elindeki Guernica kasabasını 28 uçakla bombaladı.
Naziler Guernica’da son teknoloji ile üretilen bombaları deniyordu.
Saatler süren bombalama sonrası Guernica kasabası yerle bir olmuştu.
İki bine yakın ölü, 1000’den fazla da kayıp vardı.
Haberi alan Rodrigo adeta yıkılmıştı.
Acısını, üzüntüsünü notalara döktü.
O bestesini yaparken, 1 Nisan 1939’ta savaş bitti.
Devrimciler kaybetmiş, faşist güçler kazanmıştı.

Rodrigo savaşın her bölümünü ayrı ayrı notalandırmıştı.
Bir konçertoydu bu.
İspanyol halkının acılarını anlatıyordu.
Hüzünlüydü ama aynı zamanda direnişi, başkaldırıyı ve umudu barındırıyordu.
Konçertonun başında baskın gelen ses davuldu.
Davul faşistleri temsil ediyordu.
Sonra bir sessizlik..
Sessizlik yenilgiyi hatırlatıyordu.
Sonra tek bir gitar,
Ardından bir gitar daha.
Ve bir tane daha.
Gitar umuttu.
Gitar direnişti.
Hayatı boyunca asla iyi gitar çalamayan Rodrigo, halkının umudunu gitarla yeşertiyordu.
Rodrigo’nun bestesini İstanbullu eşi Victoria yazıya geçiyor ve piyano başında notaya döküyordu.
1938 yılında konçertoyu taslak olarak tamamladılar.
1939 yılında da İspanya’ya geri döndüler.
1940 yılında Barcelona’da yıllarca emek verdikleri eserlerini ilk kez icra ettiler.
Üç bölümden oluşan konçertonun özellikle ikinci bölümü çok büyük ilgi gördü.
O bölüm bizim “Rodrigo’nun Gitar konçertosu” olarak bildiğimlz bölümdü.
Onlarca müzisyen tarafından icra edildi. 
Paco de Lucía'nın ki en iyisiydi.




Tarih 6 Mayıs 1972’ydi.
48 yıl önce bugün.
Gece yarısı üç genç Ankara Ulucanlar’da idama gidiyordu.
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan.
Suçları, tam bağımsız bir ülke istemeleriydi.
Deniz Gezmiş, günler öncesi idama nasıl gideceğini söylemişti.
"O sahneyi çok iyi somutladım. Bir mitinge gider gibi gideceğim idama. Asılma günü gelip çatınca o sevdiğim giysilerimi giyeceğim. Postallarımı, parkamı... Beyaz ölüm gömleği giydirmek isteyecekler, giymeyeceğim. Traş falan da olmayacağım. Önce gidip orada oturacak, bir sigara yakacağım. Sonra demli, güzel bir çay içeceğim. Haa bak, Rodrigo'nun o ünlü gitar konçertosunu dinlemek isterim orada.”
Dediğini yaptı.
Traş olmadı.
Sigarasını yaktı, çayını yudumladı.
Ve "Rodrigo’nun Gitar Konçertosu"nu dinlemek istedi.
Hayır, dediler, dinlettirmediler.
Asılacak insanın son isteğini geri çevirdiler.
Ayağa kalktı.
Başı dik, emin adımlarla yağlı urgana gitti.
Ayaklarının altındaki tabureyi teklemeden önce haykırdı.
“Yaşasın tam bağımsız Türkiye. Yaşasın Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi. Kahrolsun emperyalizm. Yaşasın işçiler, köylüler”


TÜRKİYE'NİN BİR NUMARALI KADINININ SIRLARLA DOLU YAŞAM ÖYKÜSÜ.


Adı Sekine Kankotan'dı.
Henüz çocuk yaşta dünyalar güzeli bir kızdı.
Munzur'un eteklerinde Hozat'ta yaşıyordu..
Ağzunik köyünde..
Bir kuzusu vardı..
Hergün onu kovalar, yakalamaya çalışırdı..
Yabani meşe palamutlarının, kengerlerin arasında koşardı.
1937 yılının son aylarıydı..
Bir gün dağlardan kurşun sesleri gelmeye başladı.
Köpek havlamaları silah seslerine karışıyordu.
Munzur'un zirvelerinde tayyareler dolaşıyordu.
Bomba sesleri, pepuk kuşlarını susturuyordu.
Bütün köy Aliboğaz'da bir mağaraya saklandılar.
Mağarada 300 kişi kadardılar.
Ancak askerler buldu onları.
İçeriye bomba attılar.
Dışarı çıkanları zincirle birbirine bağladılar.
Sonra bir çukura götürüp, makinalılarla taradılar.
Kurşun sesleri, çığlık seslerini bastırdı.
Kekik kokuları yerini barut kokusuna bıraktı.
Kız çocukları hariç herkesi öldürdüler.
Olaylar bittikten sonra çevreden gelen yakınları Sekine'yi aradı.
Annesi, babası öldürülmüştü ama Sekine Kankaton kayıptı.
Çukurlara, mağaraya baktılar, yoktu.
Belki de diğer kız çocukları gibi bir subay Sekine'yi evlatlık edinmişti.
"inşallah öyledir" dediler, "inşallah yaşıyordur."
*. *. *
Adı Sekine Muslu idi.
Manisa'nın asma bahçesi Alaşehir'de zengin bir tüccarın en büyük kızıydı.
Bağlarda büyümüş, el üstünde tutulmuştu.
Evlenme yaşına geldiğinde bir subaya aşık oldu.
Ailesi bu ilişkiye karşı çıktı.
Kaçarak evlendi.
Eşi zamanla general oldu.
Önce ordu komutanlığına, sonra genelkurmay başkanlığına yükseldi.
12 Eylül 1980'de de ordu yönetime el koyunca o da Türkiye'nin en yüksek makamındaki kadını oldu.
O Kenan Evren'in eşi Sekine Evren'di.
Türkiye Cumhuriyeti Devlet başkanının eşi.
Ülkenin "First Lady"'si.
Ama diğer "First Lady"lere hiç benzemiyordu.
Aşırı tutumluydu.
Sadeliği severdi.
Görterişten ve medyadan uzak dururdu.
Kenan Evren'in ısrarına ragmen Çankaya Köşkü'ne taşınmadı.
Lojmanda yaşamayı tercih etti.
Nedenini, vefat ettikten bir süre sonra kızı Şenay Gürvit açıkladı.
"12 Eylül olmuş, annem felçli, Genelkurmay Başkanlığı lojmanlarında kalıyorlar, ev birkaç katlı olduğu için annem inemiyor, dolayısıyla odasından çıkamıyor. Babam "Köşk'e taşınalım mı? Orası düz ayak, salona inebilir, gezebilirsin" diyecek oldu. Konuşamayan annemin boğazından çığlık gibi bir "hayır" koptu ve "darbeyle gelindi, bizim taşınmamızın resmi olması gerekir. Referandum yapılmadan, halk istemeden asla gitmem" dedi. Gururluydu, laf söylenmesini kabul edemezdi. Referandumu göremedi, lojmanlarda öldü."
Sekine Evren, 1982 yılında vefat edene kadar Çankaya Köşkü'ne bir kez bile adım atmadı.
*. *. *
Peki ya Dersimli Sekine.
Sekine Kankotan.
Ona ne olmuştu?
Akrabaları yıllarca aradı, durdu.
Birara Manisa Alaşehir'e götürüldüğü bilgisini aldılar.
Sekine'nin abisinin oğlu Ali Aziz Kankotan Alaşehir'e kadar gitti.
Sordu, soruşturdu ama bulamadı.

1980 darbesinden bir süre sonra Sekine Kankotan'ın akrabalarından Hayri Koç bir gazetede Kenan Evren ve eşi Sekine Evren'in fotoğrafını gördü.
"Bu bizim Sekine!" dedi, "Dersim'in kayıp kızı Sekine!."
Hayri Koç çocukken Sekine Kankotan'ın en yakın arkadaşlarından biriydi.
Kaybolmadan bir iki gün önce de onunla beraberdi.
Sekine Evren'in Sekine Kankotan olduğundan çok emindi..
Herkese haber saldı..
Yakınları çalmadık kapı bırakmadı..
Kenan Evren'e bile mektup yazdılar..
Gelen cevap olumsuzdu..

*. *. *
Bu konuyu  "Dersim'in Kayıp Kızları" belgeselini yaparak, Türkiye'de ezber bozan Nezahat ve Kazım Gündoğan çifti gündeme taşıdı..
Belgeselde iddialara, röportajlara, 1937 katliamına tanıklık edenlere yer verdiler.
Uzun araştırmalar yaptılar.
Ancak onlar da kesin bir sonuç alamadı.
Çünkü onlar bu çalışmaları yaparken, Sekine Evren çoktan vefat etmişti..
Üstelik darbe yaparak ülkede yönetimi ele geçirmiş ve cumhurbaşkanı olmuş bir generalin eşi ile ilgili bilgi toplamak hiçte kolay değildi..
Türkiye'nin First Lady'si sırlarıyla hayata veda etmişti..
Geride bir çok soru bırakarak.
*. *. * 
Peki gerçekten Sekine Evren, Dersim'in kayıp kızı Sekine Kankotan mı?.
Bu konuda aydınlanması gereken çok soru var..
Örneğin, Kenan Evren anılarını kaleme aldığı "Zor Yıllarım" kitabında eşi Sekine Evren'i şöyle anlatıyor.
"Rahmetlinin bazı inançları vardı. Daha evvel yazdığım gibi, namaz kılmazdı, yobaz tarafı yoktu ama bazı inançları vardı. Mesala çamaşır yıkayacağı zaman haftanın günlerinden Çarşamba mı, Perşembe mi tam bilmediğim bir günde yıkamazdı. El tırnakları ile ayak tırnaklarını aynı günde kesmezdi."
Evren'in anlattığı bu gelenekler Dersimli Alevi Kızılbaşların inançlarıydı..
Alaşehir'de doğmuş, sunni bir ailenin kızı bu inanç rituellerini nereden öğrenmişti?..
Ayrıca Kenan Evren yine "Eşim ortaokul mezunuydu..O dönem Alaşehir'de lise olmadığı için okuyamadı" diyor.
Ancak Sekine Evren'in kız kardeşi Perihan Sıkılı, "Babam çok modern bir insandı..Ablamı İzmir Kız Lisesi'nde okuttu" açıklamasını yapıyor..
Bu çelişki niye?..
Sekine Evren'in çocukluğunda Alaşehir'de tek ilkokul vardı..
Beşeylül İlkokulu..
Ancak okul kayıtlarında Sekine'ye ait herhangi bir iz yok..
Çok zengin bir tüccarın kızının okulda kaydının olmamasının bir nedeni olmalı..
Dersim'deki ilkokullarda da Sekine Kankotan'ın tek kaydı yok.
Neden?..
Sekine hanımın kızlarının anneleri için, "Çileli bir yaşamı vardı" sözü ne anlama geliyor?.
En önemlisi 1980 darbesinden sonra Sekine Evren bir kişiyi askeri bir helikopter ile Hozat'a gönderip, ailesini araştırdı mı?..
Sorular, sorular..
Cevap bekliyorlar..
*. *. *
Türkiye geçmişiyle yüzleşmedikçe bunun gibi yüzlerce soru cevapsız kalacak.
Sekine Evren'in kızları ve kardeşleri konuşmadıkça, Genelkurmay arşivlerini açmadıkça gerçeği kimse öğrenemeyecek..
Çünkü Genelkurmay'ın arşivlerinde Dersim'li kızların hangi ailelere evlatlık verildiğinin kaydı olduğu biliniyor..
Kırım ve asimilasyonun belgeleri orada..
Bu konuya merak edenler Nezahat ve Kazım Gündoğan'ın "Dersim'in Kayıp Kızları" kitabını mutlaka okusunlar..
Ve cevabı kendilerine versinler..
Sekine Evren, Sekine Kankotan mı?..
Gündoğan çiftinin başka çalışmaları da var..
Keşiş'in Torunları, Hay Way Zaman ve çok yakında Vank'ın çocukları.
Okuyun derim..
Okuyun, çünkü mürekkebin aktığı yerde kan akmaz.

4 Mayıs 2020 Pazartesi

"ALLAHSIZ, KİTAPSIZ" DEDİLER CENAZESİNİ BİLE YIKAMADILAR.


Türkiye’nin karanlık yılları..
Kardeşin kardeşe kırdırıldığı yıllar.
CIA’nın ortadoğu şefi Paul Henze’nin ABD başkanı Jimmy Carter’a “Bizim oğlanlar yaptı” dediği 80 darbesine daha bir yıl var.
1979 yani.
Karadeniz'in şirin beldesi Fatsa'da belediye başkanı seçimi vardı.
Ankara seçimi iki kez ertelemiş ama engelleyememişti.
Sonunda Fatsalılar sandığa gitti.

Sandıktan bağımsız aday Fikri Sönmez çıktı.
Üstelik ezici bir oyla; 3096.
CHP, Adalet Partisi, MHP ve MSP'nin oylarını toplasan Sönmez'e yetişemiyordu.
Artık Fatsa'nın yeni başkanı Fikri Sönmez'di.
Mesleği terzi olduğu için kendisine "Terzi Fikri" derlerdi.
Sosyalist bir insandı.

*. *. *
Terzi Fikri göreve gelir gelmez Fatsa’da halk komiteleri kurdu.
Halkın direkt yönetime katılmasını sağladı.
En önemli sorun çamurdu.
Halkla birlikte bir haftada Fatsa’nın tüm çamurlu yolları yenilendi.
Özellikle fındık üreticilerin sorunlarıyla ilgilendi.
Aracıların, komisyoncuların önünü kesti..
Kooperatifleşme çalışmaları yaptı.
Karaborsacıların üzerine gitti.
İlçede ekmek fiyatını fırıncılarla masaya oturan halk örgütleri ortak belirledi.
Ulaşımı ve suyu ucuzlattı.
Terzi Fikri kısa bir sürede Fatsa’da sosyalist bir düzen kurdu.
Yapılanlar karşısında ilçenin CHP, Adalet Partisi ve Milli Selamet Partisi temsilcileri de yönetime tam destek verdi.
*. *. *
Ancak Ankara Fatsa'da yapılanlardan rahatsız oldu.
Aylarca Fatsa aleyhine haberler yapıldı.
Başbakan Süleyman Demirel ve Hürriyet Gazetesi'nin başyazarı Oktay Ekşi Fatsa'yı hedef gösterdi.
Demirel, Çorum katliamını unutturmak için "siz asıl Fatsa'ya bakın" dedi.
Gazeteler hemen hergün Fatsa'yı kötüledi.
Manşetler şöyleydi.
“Komünistler Fatsa’yı ele geçirdi..”
“Devlet Fatsa’da yok..”
“Dinsizler dini yasakladı..”
“Halk mahkemeleri kuruldu."

Fatsa resmen askere hedef gösteriliyordu.
Tüm bu haberlere ragmen "burada halk mutlu, sorun yok" diyen Fatsa kaymakamı görevden alındı.
Tarih 10 Temmuz 1980'di.

Hürriyet Gazetesi baş yazarı Oktay Ekşi şöyle yazdı.
"Fatsa bir nifak merkezi. Tehlikeli bir örnek. Eğer Fatsa’nın başı ezilmezse cumhuriyet elden gidecek. Ordu Fatsa’ya hemen el koymalı."


*. *. *

Ve tarih 12 Temmuz 1980'di.
Yandaş medyanın çağrısı üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri Fatsa'ya nokta operasyonu yaptı.
İlçede asker ve sağ görüşlüler birlikte cadı avı başlattı.
Başta Belediye Başkanı Terzi Fikri olmak ùzere yüzlerce insan tutuklandı.
Ertesi gün Genelkurmay Başkanı Kenan Evren şu açıklamayı yaptı.
"Fatsa'da taş taş üstüne bırakmadık, netekim."

*. *. *

Halkın oylarıyla seçilen Terzi Fikri ve yüzlerce Fatsalı anayasal düzeni silah zoruyla yıkmak iddiasıyla yargılandı.
Cezaevinde ağır işkence gördüler.
Savunmasında hep aynı şeyi söyledi.
"Ben ne yaptıysam halkım için, halkımla birlikte yaptım."

Tarih 4 Mayıs 1985'di.
Bundan 35 yıl önce.
Terzi Fikri'nin yorgun kalbi yenik düştü.
Cezaevinde vefat etti.
Cenazesi sorun oldu.
Önce "Dinsiz bu" dediler, cenazesini yıkamadılar.
Sonra "Vatan haini bu" dediler, selasını yarıda kestiler.
Namazı bile kılmak istemediler.
Sonunda apar topar namaz kılıp gömdüler.


Terzi Fikri'nin eşi Nurten Sönmez yıllarca içten içe ağladı.
Sessiz gözyaşlarının nedeni sadece eşini kaybetmesi değildi.
Cenaze töreninde yapılanlardı..
Yıllar sonra söylediği şu sözler hiç unutulmadı.
“Sala okunurken birden yarıda kesildi. Sonra öğrendik ki yetkililer, ‘Bu Müslüman değildi. Cenazesi yıkanmaz, salası okunmaz, namazı kılınmaz’ diye toplantı yapıp karar almışlar. Bu benim içimi çok acıttı. Çünkü Fikri, namaz kılar, oruç tutardı. Yıllardır her sala okunduğunda içimden, ‘Allahım inşallah yarıda kesmezler’ diye dua ederim. Sala bitene kadar da ağlarım."

3 Mayıs 2020 Pazar

BİRİ İDAM SEHPASINDA ÖLDÜ, DİĞERİ CUMHURBAŞKANI OLDU



İki genç insan.
Birinin adı Deniz Gezmiş'ti.
Ankara'dan.
Diğerinin Abdullah Gül.
Kayseri'den.
1960’lı yılların sonralarında yolları İstanbul Üniversitesi'nde kesişti.
Hukuk Fakültesinde okuyan Deniz Gezmiş sol görüşlüydü.
Öğrenci lideriydi.
Fikir Kulüplerinin önde gelen isimlerinden.
İktisat Fakültesinde okuyan Abdullah Gül ise sağ görüşlü.
Milli Türk Talebe Birliği üyesi.
İslamcı grubunun Akıncılar cephesinden.


Yıl 1968'di.
Temmuz sıcağı..
Amerikan 6. Filosu  İstanbul boğazındaydı.
Savaş gemileri Dolmabahçe açıklarına demir atmıştı.
Amerikan askerleri karaya çıkmış, İstanbul genelevlerinde cirit atıyordu.
Yanki, Yüksek Kaldırım'da ve Beyoğlu Abanoz Sokak'ta zevk alemleri yaparken, polisin dışarda onların güvenliğini alması bardağı taşırmıştı.
Tepki büyüktü.
Sol görüşlü öğrenciler "6.Filo Defol" mitingleri yapıyordu.
Sağ görüşlüler ise buna karşı çıkıyordu.
Bazıları 6. Filo’nun gemilerini kıble yapıp, namaz kılıyordu.
İki grup sürekli kavga ediyordu.
Gazeteler linç manşetleri atıyordu.
"Kızılları boğmanın vakti geldi"
"Ya susturacağız, ya kan kusturacağız"
Genelkurmay kışlalarda broşür dağıtıyordu.
"Amerika'yı sevmeyen komünisttir."




İstanbul Üniversitesi barut fıçısı gibiydi.
Birgün Deniz Gezmiş ve Abdullah Gül'ün içinde bulunduğu gruplar karşı karşıya geldi.
Bir yanda Nazım Hikmet'in çocukları.
Diğer yanda Necip Fazıl'ın.
Taşlar, sopalar, tekme, tokat.
Fikirler değil yumruklar konuştu.

Zaman zaman da silahlar
Ertesi gün Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Abdullah Gül ve arkadaşlarının fotoğraflarını okulun duvarlarına astılar..
Altına da tek cümle yazdılar.
"Faşistler giremez"
Abdullah Gül o günden sonra  6 ay okula ara vermek zorunda kalmıştı.

*. *. *

Yıllar geçti.
Amerikan Emperyalizmine hayır diyen sol görüşlü öğrenciler bir bir yok edildi.
Fikir Kulüplerinde yetişenlerin önü kesildi.
Kimi kahpe bir pusuda öldürüldü.
Kimi işkencede son nefesini verdi.
Kimi de  Denizler gibi darağacına gönderildi.
Bazıları onlarca yıl hapis yattı.
Bazıları da köşesine çekildi.
Bazıları yurtdışına sığındı.


*.  -*.   *

Peki ya sağ görüşlüler?
Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan devletin zirvesine, Cumhurbaşkanlığına kadar yükseldi..
..Ve diğer Milli Türk Talebe Birliği üyeleri...
Ahmet Davutoğlu, İsmail Kahraman, Bülent Arınç, Mehmet Ali Şahin, Cemil Çiçek, Beşir Atalay, Abdülkadir Aksu, Hüseyin Çelik, Numan Kurtulmuş, Fehmi Koru, Abdurrahman Dilipak,  Kadir Topbaş ve daha niceleri.
Hepsi önemli yerlere geldi.
Devlet onlara teslim edildi.

*.  *.  *

Tarih 6 Mayıs 1972.
48 yıl önce.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan darağacında can verdiler.
İşlerini cellada bırakmadılar.
Sehpalarını kendileri tekmelediler.
Söyledikleri bir söz bugün bile unutulmadı..
"Türkiye'de gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar varsa, bunlar ancak Amerikan emperyalizmi ile iş yapan çıkarcılardır.”
Üç fidanın anısına saygıyla...


http://www.haberhurriyeti.com/biri-idam-sehpasinda-oldu-digeri-cumhurbaskani-oldu-110313.html

2 Mayıs 2020 Cumartesi

KNİDOS’TAN ÇALINAN 2000 YILLIK BİR SUNAK TAŞININ İLGİNÇ HİKAYESİ


1988 yılıydı.
Yağışlı,fırtınalı bir kış günü.
Ege ve Akdeniz'in hırçın dalgaları Knidos sahillerine vuruyor.
Berbat bir hava.
O gün ören yerinde in cin top atıyordu.
Knidos nedense boş bırakılmıştı.
Geçici jandarma karakolu kapatılmış, koya teknelerin girmesi yasaklaşmış, köylünün keçilerini otlatması bile engellenmişti.
Marmaris Müzesi’ne bağlı iki gişe görevlisi de akşam saat 17.00’de paydos etmişti.
Antik kenti soysalar, kimsenin haberi olmazdı.
Soydular.
Kimsenin haberi olmadan soydular!
Hava kararmak üzereyken bir kamyon gizlice ören yerine girdi, Apollon Tapınağı’nın hemen yanından bunun 600 kilo ağırlığındaki mermer sunak taşını çaldı.
Sunak, Roma dönemine aitti.
En az 2000 yıllık.
Dönemin Balıkaşıran Gazetesi
Üzeri bir koç kafası ve girlantlarla(*) süslenmişti.
Kamyon yükünü alır almaz tam gaz yarımadayı terketti.
Tek girişli olan Datça Yarımadası’nda böyle bir tarihi eser kaçakçılığı, cesaretten çok hırsızın arkasının güçlü olduğunun göstergesiydi.
Demek ki, bir yerlerden kamyonun kontrol edilmeyeceği garantisi verilmişti.
Kimse kontrol etmedi.
Hırsız direksiyonda keyifle sigarasını içe içe Datça’yı terketti.
Olay ertesi gün duyuldu.
Ortalık ayağa kalktı.
Özellikle yerliler.
Tepkiler büyüyünce hırsızlık ulusal basına yansıdı.
Gazeteler hırsızlığı deştikçe ilginç ayrıntılar ortaya çıkıyordu.
Sunak taşında birilerinin gözü olduğu jandarmaya bildirilmişti.
Ancak nedense tedbir alınmamıştı.
Bunun üzerine dönemin Muğla Valisi Kültür Bakanlığı’na başvurarak, “biz Knidos’tan çıkan tarihi eserleri koruyamıyoruz, bunları buradan alın” diye bir resmi yazı gönderdi.
Kültür Bakanlığı da çalınan sunak ile ilgili soruşturma başlatırken, Knidos’tan çıkan eserlerin Marmaris’e götürülmesine karar verdi.
Dönemin Balıkaşıran Gazetesi
Bir kaç ay sonra bir sabah yine esrarengizbir kamyon geldi Knidos’a.
İçinde şapkalı bir kadın ve 4-5 işçi var.
Marmaris’ten geliyorlardı.
Bakanlık talimatıyla Knidos’tan çıkan tarihi eserleri Marmaris Müzesi’ne götüreceklerdi.
Haberi duyan Yazıköylüler ve Datçalılar olay yerine koştu.
Kamyona yüklenen tarihi eserleri geri indirdiler.
Köylüler “devlet bu eserleri koruyamıyorsa, biz koruruz” diye yetkililere de rest çektiler.
Havada yüksek gerilim vardı ve Datçalılar eserleri vermemeye kararlıydı.
Bunun üzerine kamyon geldiği gibi geri gitti.
Ancak, iki ay sonra bir sabah vakti, bir bölük jandarmanın eşliğinde yine bir kamyon ören yerine girdi
Jandarma çevrede olağanüstü güvenlik almıştı.
Yolları bile kesmişlerdi.
Bunu gören köylüler dağ tepe aşarak Knidos’a ulaşmayı başardılar.
Bazılarının elinde sopalar var. 
Kadınlar ve erkekler.
Yazıköy'de kalanlar Knidos’a giren kamyonun kaçamaması için köyün otobüsünün tekerleğini söndürerek yolu kapattı.
Antik kentte  tam bir arbede yaşanıyor.
Dönemin Balıkaşıran Gazetesi
Marmaris müzesinden gelenler tarihi eserleri kamyona yüklemeye, köylüler de engellemeye çalıştı
Önce kadınlar jandarma ile kavgaya tutuştu, sonra erkekler.
Devlet ve vatandaş birbirine girdi.
Jandarma dipçikle müdahale ediyor, ancak, köylüler pes etmiyordu.
Bir anda komutandan “ateş” emri geldi.
Jandarma havaya ateş açtı.
Sonra Komutan bağırdı.
“İşimizi engellemeye kalkan olursa vururuz!”
Datçalılar’ın artık yapacak bir şeyleri yoktu.
Bir kaç ay önce 600 kiloluk sunak taşını çalınmasını önleyemeyenler(!) Knidos’a ait tarihi eserleri bir kamyona koyarak Marmaris Müzesi’ne götürdü.

*.  *. *

Peki 1998 yılında Apollon Tapınağı’nın yanından çalıran 600 kiloluk mermer sunak taşına ne oldu?
Sunak yıllar sonra Marmaris’te boş bir arazide bulundu.
İlginçti.
Çünkü yeni bırakılmış gibi temiz ve toprağa batmamıştı.
İşin daha da ilginci sunak taşının bırakıldığı boş arsanın hemen bitişiğinde, silah zoruyla yönetimi ele geçirip devletin en üst kademesine oturmuş birinin villası vardı.
Tarihi eser kaçakçısının 600 kiloluk bir mermer sunağı böyle bir arsaya bırakması için aklından zoru olması gerekirdi.
Ya da?
Bu soruları kimse sormadı.
Hırsızlığı kimse araştırmadı. 
Sunak taşı boş arsadan alınıp Marmaris Müzesi’ne kondu.
Ve olay kapatıldı.
Knidos'u soyan Charles Newton'a, Iris Love'a lanet yağdırırken, içimizdeki hırsızları da unutmamak gerekiyor!
Kimbilir, belki bir gün bu hesaplar sorulur, bu hesapları soracaklar bulunur!


(*) Girlant: Antik Yunan ve Roma'da, çoğunlukla lahitlerde ve bazı sunak taşlarında i İki nokta arasına asılmış yaprak ve çiçeklerden oluşmuş çelenk biçiminde bezeme örgesi. 

Öne çıkan

PİYANOLARI DA ZİNCİRE VURURLAR

Bir piyanoyu neden susturmak ister bir rejim? Bu sorunun cevabı, sadece müzikte değil, müziğin taşıdığı anlamda gizli. Çünkü b...