30 Kasım 2019 Cumartesi

SİYAH BİR GÜL VE DEV GİBİ BİR İSYAN


Hayır.
Basit bir sözcük gibi görünüyor aslında.
Oysa öyle değil.
Hayır binlerce "evet"ten öte bir kelime.
Herkes "hayır" diyemez.
Çünkü "hayır" demesini bilmeyen insan özgür değildir.
Güçsüzdür.
Güçsüz insanın "evet" demesinin de aslında pek bir anlamı yoktur.
Bazen bir "hayır" sözü devrim yaratır.
Zaten dünya tarihindeki tüm devrimler "hayır" diyebilenlerin eseridir.

Yıl 1955'ti.
64 yıl önce bugün.
Aralık ayının ilk günü.
Amerika'da Alabama’nın merkezi Montgomery’de 42 yaşında siyah bir kadın "hayır" dedi.
Sadece "hayır"
Yer yerinden oynadı.
Sonrası devrim oldu.
Adı Rosa Lee Parks'tı.
Bir konfeksiyon atolyesinde terzi olarak çalışıyordu.
O gün iş bitimi yorgun vaziyette atölyeden çıktı.
Evine gitmek için belediye otobüsüne bindi ve siyahlara ayrılan koltukların en önüne oturdu.
O yıllarda toplu taşıma araçlarında siyahlarla beyazların oturacağı bölümler ayrıydı.
Beyazlar ön koltuklara, siyahlar en arkalara.
Eğer otobüste koltukların hepsi dolar da, bir beyaz ayakta kalırsa, siyahlar ona yer vermek zorundaydı.
O gün de öyle oldu.
Üç beş beyaz yolcu ayakta kaldı.
Şoför Rosa Parks ve yanındaki siyahların kalkmasını emretti.
Rosa'nın yanındaki üç erkek hemen kalkıp yerlerini beyazlara verdiler.
Rosa kalkmadı.
Şoför bir kez daha emretti.
"Sen de kalkacaksın!"
"Hayır" dedi Rosa, "hayır."

Şoför dahil otobüsteki tüm beyazlar şaşırmıştı.
Olacak iş değildi bu.
Bir siyah bir beyaza ilk kez hayır demişti.
Hemen polis çağırdılar.
Rosa Parks'ı orada tutuklattılar.
Rosa 4 gün gözaltında kaldı, sonunda 14 dolar para cezasına çarptırılarak serbest bırakıldı.
Emniyetten çıkarken söylediği tek sözcük vardı.
"Hayır!"

İşte bu tek sözcük, bir kaç gün içinde binlerce insanın diline dolandı.
"Hayır" kulaktan kulağa yayıldı.
Siyah rahip Martin Luther King'in önderliğinde Montgomery’deki tüm siyahlar ayaklandı.
Sayıları 40 bin kadardı.
Bu Amerikan tarihinin ilk sivil direnişiydi.
Siyahlar toplu taşım araçlarını boykot ettiler.
İşyerlerine yürüyerek gittiler.
Arabası olan siyahlar diğerlerine ücretsiz ulaşım desteği verdiler.
Taksiler otobüs bileti parasına yolcu taşıdılar. 
Direniş bir yıldan fazla sürdü.
Montgomery'de hayat felç oldu..
Sonunda Federal Yüksek Mahkeme 13 Aralık 1956’da otobüslerde ırk ayrımcılığını yasakladı.
Ve direniş sona erdi.
Rosa Parks'ın bir "hayır" sözcüğü Amerika'da bir insanlık dışı uygulamanın sonu olmuştu.
Bu bir devrimdi.
Rosa gül demekti.
Siyah bir gül, dev gibi bir isyanın nedeniydi.

Rosa Parks 2005 yılında  92 yaşında hayatını kaybetti. 
Defnedileceği gün şehirdeki bütün belediye otobüslerinin koltuklarına siyah kurdela takıldı. 
Ve şu sözleri tarihe kazındı.
"Ben sadece diğerleri ile aynı şeyleri yapmak, aynı şeyleri yaşamak istemiştim."

Herkes sınırları kadar özgürdür.

"Hayır" diyebilenler otoritenin belirlediği sınırları yıkıp, kendi sınırlarını çizenlerdir.
Özgür insan "hayır" diyebilen insandır.

28 Kasım 2019 Perşembe

ŞÜKRAN GÜNÜ DEĞİL UTANÇ GÜNÜ



Yıl 1620'ydi.
Britanya çok çalkantılı bir dönemden geçiyordu.
Dini, siyasi ve ekonomik baskılar ötekileştirilenleri canından bezdirmişti.
Özellikle İskoçyalı protestanlar için ada artık yaşanamaz durumdaydı.
102 İskoçyalı önce Hollanda'ya sığındı.
Sonra Mayf Flower isimli bir gemiyle Amerika'ya gittiler.
İskoçyalı göçmenler 1621 yılında soğuk bir kış günü bugünkü Boston şehri yakınlarındaki bir  bölgeye çıktılar. 
New England dedikleri bu topraklarda “Plymouth Kolonisi”ni kurdular.
Oysa bu topraklar Wampanoag kızılderililerine aitti.
Wampanoaglar iyi niyetli, barışcı ve misafirperverdi.
Şefleri Massoit’ti.
Aylar süren yolculuk sonrası aç kalan ve yorgun düşen İskoçyalılar'ı dostça karşıladılar.

Onlara mısır, hindi ve pekmeze benzer maple şerbeti verdiler.
Kendi gelenekleri olan kış festivalini birlikte kutladılar.
Kızılderili inancında festivaller büyük ruha şükür etmek için düzenlenirdi.
Tohum atma festivali, çilek festivali, mısır festivali, harman festivali onların atalardan kalan gelenelekleriydi.
Göçmenler bu festivalleri kızılderililerden öğrendi.
Ağır kış şartlarında bu festivallerde kurulan muhteşem sofralarda karınlarını doyurarak hayatta kalabildiler.
Ancak beyaz adam doymak bilmedi.
Wampanoaglar'ın topraklarına İngiltere'den akın akın yeni göçmenler geldi.
Gelenler aç gözlü ve acımasızdı.
Kızılderililerin topraklarına el koymak için her türlü caniliği yaptılar.
Esir aldılar.
Esirleri köle yaptılar.
Hayvan pazarlarında çiftlik sahiplerine sattılar.
Ve öldürdüler.
1637 yılında 700 Kızılderili’yi kadın, erkek, çocuk ayırmadan diri diri yaktılar.
Wampanoaglar'ın şefi Masoit yemeğini paylaştığı beyaz adamın zulmüne dayanamadı, üzüntüden öldü.
Yerine oğlu Metacomet geçti.
Metacomet halkını ve topraklarını korumak için savaşmaktan başka çareleri olmadığını biliyordu.
Tüm Wampanoaglar'ı savaş dansına çağırdı.
Artık ok yaydan çıkmıştı.
Bunca zaman her türlü dostluğu gösteren kızılderililer artık beyaz adamın düşmanıydı.
Göçmenler büyük bir direnişle karşılaştılar.
Tarihe Kral Philip Savaşı diye geçen direniş bir yıl sürdü.
Ama kanlı bir şekilde sona erdi.
Beyazlar Şef Meteacomet'in kafasını kesip bir kazığa geçirdiler.
Bu vahşi görüntüyü Wampanoaglar'ın kutsal topraklarında yıllarca sergilediler.
Bir eli kesilip Boston’daki İngiliz yetkililere, bir eli de İngiltere’ye gönderildi.
Ailesine ve geride kalan kızılderililere tecavüz edildi ve köle olarak satıldı.

Dün Amerika'da "Şükran Günü"ydü.
Thanksgiving Day.
Amerikalılar hindi yiyerek verdiklerini nimetler için tanrılarına şükranlarını sundular.
Oysa bu geleneğin din ile hiç ilgisi yok.
Beyaz adam bunu kızılderililerden öğrenmişti.
O yüzdendir ki, şükran günü hristiyan dünyasında sadece Amerika ve Kanada'da kutlanıyor.
Beyaz adam kızılderililerin  sadece topraklarını değil geleneklerini de çaldı.
Amerika karanlık tarihini unutturmak için Utanç Günü'nü Şükran Günü yaptı.

Kızılderili Nez Perce ulusunun lideri Şef Joseph’in tarihe geçen şu sözlerini unutmamak gerek.
“Bir çok söz duydum ama hiçbiri yapılmadı..
Güzel sözler uzun sürmedikçe bir şey ifade etmezler…
Sözler benim ölülerimi geri getiremez…
Beyaz adam istila ettiği ülkemin karşılığını ödeyemez…
Onlar babalarımızın mezarlarını korumaz…
Atlarımız ve hayvanlarımızın değerini ödemez…
Güzel sözler bana çocuklarımı geri vermeyecek ve onlar ölümleri durdurmayacak…
Güzel sözler halkıma istedikleri yerlerde özgür ve mutlu yaşamaları için bir vatan vermeyecek…
Konuşmaktan yoruldum ve bunlar kalbimi yaraladı..
Bir çok güzel söz ve yerine getirilmeyen söz hatırlıyorum.
Bunlar konuşmaya layık olmadıkları halde konuşanların sözleriydi.”

27 Kasım 2019 Çarşamba

PHOKAIA'NİN KÜLLERİ.



MÖ.6.Yüzyıldı.
İzmir'in kuzeyinde şirin bir İon kentiydi, Phokaia.
Bugünkü Foça.
İsmini Akdeniz foklarından alıyordu.
Çünkü Akdeniz fokları Phokaia sularında yuvalanıyordu.
Phokaialılar denizci insanlardı.
Hem de çok iyi denizci.
Sağlam gemiler yapabiliyor, uzun yolculuklara çıkabiliyorlardı.
Deniz ticaretiyle ünlüydüler.
Bir gün bir düşman dayandı, kapılarına.
Persler.
İstilaya geldiler.
Kendilerinden çok kalabalık ve güçlüydüler.
Artık Phokaia'da kalamazlardı.
Ya köle olacaklar, ya özgürlüğe kaçacaklardı.
Bir seher vakti yelkenleri fora yaptılar.
Günlerce haftalarca Akdeniz'i turladılar.
Yeni bir yurt aradılar.
Sonunda bugünkü Fransa'nın Cote d'Azur(gök mavisi) bölgesinde karaya çıktılar ve Avrupa'nın en eski kentini kurdular.
Massilia.
Bugünkü Marsilya.

*.  *.  *

Aradan 2600 yıl geçti..
Marsilya bugün Akdeniz'in en büyük ticari limanlarından birine sahip..
Fransa'nın Paris'ten sonra ikinci büyük yerleşimi.
Avrupa'nın kültür merkezi.

Ya Foça.
Son günlerini yaşayan bir eski zaman kasabası adeta.
Phokaika antik kenti yerle bir ediliyor.
Binlerce yıllık mezarlar, lahitler parçalanıyor.
Folkların nesli tükendi, tükenecek.
Zeytin ağaçları sökülüyor.


Hava soluyanı zehirliyor.

Bu kez istilacı Persler değil.
Termik santraller.
Demir-Çelik fabrikaları.
Petro kimya tesisleri.
Gemi söküm şirketleri.
Siyasetçiler.(Partisi fark etmiyor)
Rantçılar.
Haramiler.
Foça ve çevresini cehenneme çeviriyorlar.

Tarihçi Heredot Phokaialılar için şöyle demişti.
"Onlar kentlerini, bizim yeryüzünde bildiğimiz 
en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurdular."


En güzel gökyüzünü ve en güzel iklimi karalara boyayanlara lanet olsun



.

ANGUT


ANGUT"Angut adamın biri" derler sevmediklerine.
Ya da "Angut gibi bakma" derler, aptal demek istediklerine.
Angut sözü hakarettir toplumda.
Aşağılamak için kullanılır.
"Vay angut vay."
"Angut'a bak."

Bir bakıma salak demektir.
Eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan için "O bir anguttur" demişti.
Mahkemelik oldu.
Erdoğan önce 100 bin lira manevi tazminat istedi, sonra davayı geri çekti.

*.   *.    *

Oysa Angut dünyanın en sevgi dolu canlısı.
Bir kuş cinsi.
Ördekgillerden.
Tek eşli
Eşine çok sadık.
Erkek olsun, dişi olsun Angut Kuşu eşine ihanet etmez.
Eşi ölürse üzüntüye boğulur.
Saatlerce, hatta günlerce gözlerini ölen eşinden ayırmaz.
Yanına yırtıcılar, avcılar gelse bile kıpırdamaz.
Gözlerini kırpmaz, başka yere çevirmez..
Angut Kuşu aşkın ve sevginin kanatlarıdır.

*.   *.   *

İnsanoğlu gerçekten bir garip değil mi?
Angut gibi sevgi dolu bir kuşun ismini aşağılamak için neden kullanır?
Tıpkı yağmuru seviyorum deyip, şemşiye açmak gibi.
Ya da güneşi seviyorum deyip, gölgeye kaçmak  gibi.
Sevgiden kaçmayın.
Çünkü, sevginin olmadığı topraklarda kin ve nefret yeşerir..
İnanmayan gazetelere, televizyon ekranlarına baksın..
Zorbaların gözlerinde kini ve nefreti görebilirler.
Sevgisiz kalmayın.

25 Kasım 2019 Pazartesi

AYVAYI YEDİK ABİ...


Keos (Kos) Adası'nın en yakışıklı delikanlısıydı, Akontios.
Bekardı.
Genç kızlar peşindeydi.
Ama o aradığı güzeli henüz bulamamıştı.
Artemis şenliklerini izlemek için Delos Adası'na gitti.
Delos, Santorini'nin hemen yanında ilahların yaşadığı bir adaydı.
Tapınakları, heykelleri, tiyatroları vardı.
Genelde zenginler yaşardı.
Akontios Delos'ta güzeller güzeli Kydippe'ye rastladı.
O an vuruldu.
Aşık oldu.
Ama Kydippe Delos'un en soylu ailesinin kızıydı.
Akontios soylu değildi.
Asla Kydippe'yi kendisine vermezlerdi.
Düşündü taşındı, bir hileye başvurdu.
Hem Kydippe'yi, hem Tanrıça Artemis'i kandıracaktı.
Bir ayva aldı, üzerine iri iri yazdı.
"Artemis tapınağı üzerine ant içiyorum ki ben Akontios'a varacağım!"

Sonra Kydippe tapınakta dua ederken, ayvayı attı, bağırdı.
"Oku."
Kydippe ayvayı tuttu.
Antik çağda yazılar yüksek sesle okunurdu..
O da herkesin duyacağı şekilde okudu.
"Artemis tapınağı üzerine ant içiyorum ki ben Akontios'a varacağım!"
Bir anlam veremedi.
Ayvadan bir diş aldı, yere attı, sonra tapınaktan ayrıldı.
Ama yemini artık yemin sayılmıştı.
Herkes gibi Tanrıça Artemis de duymuştu.
Ertesi gün Akontios, ailesinden Kydippe'yi istedi.
Vermediler.
Vermemekle kalmayıp Kydippe'yi üç kez zengin insanlarla nişanladılar.
Ama Tanrıça Artemis, üçünde de araya girdi, evliliğe izin vermedi.
Sonunda babası çaresiz Kydippe'yi Akontios'a verdi.
Çünkü Kydippe ayvayı yemişti!
Akontios'tan başkasına yar olamazdı.

Antik çağdan beri "Ayvayı  yemek" deyimi güç durumda kalmak, kötü duruma düşmek anlamında kullanılır.
Bu, binlerce yıllık bir Ege deyimidir.

*.  *.   *

Datça Pazarı'ndan ayva aldım.
Nefis.
Ekmek ayvası derler ya..
Ondan.
Aydın'dan getirmiş pazarcı.
"Devamı var mı, haftaya da olur mu?" diye sordum.
"Var abi, var da, bu kış ayvayı yedik!" demez mi?
Anadolu'da ayva bol olursa kışın sert ve uzun olacağına inanılır.
Gerçi istatislikler bunu desteklemese de, köy insanı "ayva-kış ilişkisi"ni böyle yorumlar.

Kasım ayının sonundayız.
Son baharın son demleri artık.
Sonrası kış.

Kış soğuk mu, kurak mı geçer bilmem ama halkın ayvayı yediği bir gerçek.
Elektiriğe bir yılda yüzde 74 zam yapıldı.
Doğal gaz desen ateş pahası.
Mazot öyle.
Bir traktör odun 800 lira.
Ayvayı bile 5-6 liradan aşağı bulamazsın,
Ey Kydippe... 
Haline şükret!

24 Kasım 2019 Pazar

6 BİN YIL ÖNCE 6 BİN YIL SONRA ÖĞRETMEN



1940’lı yıllardı.
Dünyanın en tanınmış Sümerologu Samuel Noah Kramer, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bir Sümer tabletinde bir öğretmen ile öğrencisinin hikayesini buldu..
MÖ 3200 yılına ait çivi yazısı bir okul günlüğü gibiydi.
Tablette yazılanlar derslerine çalışmadığı için okuldan atılan bir çocuğun olayı babasına anlatması ve babanın da öğretmeni eve çağırmasıyla ilgiliydi.
Çivi yazısında şöyle deniliyordu.

"Öğretmen okuldan getirildi ve evde baş köşeye oturtuldu. Öğrenci ona hürmet etti, hizmette bulundu ve yazma sanatı hakkında öğrendiği her şeyi babasına bir bir saydı... Babası öğretmene şarap ikram etti, ziyafet verdi, yeni giysilerle donattı, bir yüzük armağan etti."
Bu ilgi ve cömertlik karşısında çok mutlu olan öğretmen, öğrenciden ders çalışması için söz aldı ve onu affetti. 
Sonra öğretmen şiirsel sözcüklerle gözü yükseklerde olan öğrencisine şunları söyledi
“Delikanlı, sözlerimi tuttuğun, kulak ardı etmediğin için, yazmanlık sanatının zirvesine erişesin, hakkıyla bu sanatın üstesinden gelesin… Kız kardeşlerinin önderi sen olasın, arkadaşlarının başı sen olasın, öğrencilerin en yükseği sırasına yerleşesin… Okul etkinliklerini çok iyi yerine getirirsin, bir bilgi adamı olasın."

*. *. *

Tablette öğretmene sunulanlar bir rüşvet olarak algılanabilinir.
Ancak, arkeolojik kazılarda çıkan veriler, Sümer uygarlığında öğretmene büyük saygı gösterildiğini kanıtlıyor.
Sadece rahipler ve katipler öğretmen oluyordu ve bunlar krallar tarafından kollanıp,korunurdu.
Her öğretmene sarayda bir oda verilirdi..
Bir Sümer yazıtında okul ile ilgili bir bilmecede şöyle der.
"O ev ki cennet gibi.Gözü kapalı giren, gözü açık çıkar."
Bu topraklarda 6 bin önce öğretmenin değeri buydu.
Ya şimdi?.
-OECD ülkeleri içinde en çok çalışan, en düşük maaş alan öğretmenler Türkiye'de.
-Bugün öğretmenlerin  kazançlarıyla kendilerini yetiştirmeleri ve geliştirmeleri mümkün değil.
- 350  bini aşkın işsiz öğretmen kadrolu olarak atanmayı beklemekte.
Nereden nereye.
6 bin yıl önce öğretmenleri koruyup kollayan, sarayda oda veren  krallar.
6 bin yıl sonra 500 bin öğretmenine iş bulamayan iktidarlar.
Kendinden olmayanı bir KHK ile işsiz bırakan muktedirler.

Hz. Ali'ye göre "Öğretmenlik Allah sanatıdır."
Kitaba "bomba", heykele "ucube", arkeolojiye "çanak çömlek" diyen bir zihniyetten Allah'ın sanatına sahip çıkması beklenemez elbette.

Yine de Öğretmenler Günü kutlu olsun.

20 Kasım 2019 Çarşamba

ZEYTİN AĞACI İLE KARAÇALI'NIN HİKAYESİ.



Geçtiğimiz kış çok yağışlı geçmişti ya.
Bu sene zeytin verdikçe, verdi.
Dallardan bereket fışkırıyor.
Bugünler zeytin toplama günleri.
Datça kırsalında hemen hemen herkes zeytin silkmede.
İnsanlar sabah erkenden kalkıyor, yiyeceklerini yanlarına alıp zeytine koşuyor.
Dağ taş heryerde zeytin hasadı var.
Ürün o kadar çok ki, bu hasat bir iki ay sürecek gibi.
Toplanan zeytinler hemen yağhanelere götürüp sıkılıyor.
Sonra.
Toptancılar üreticiden yağı ucuza alıp, marketler de iki, üç katına satıyor.
Üretici değil yine aracı kazanıyor.
Kaybeden ise tüketici.
Ve zeytin ülkesinde insanlar zeytinyağını pahalıya almak zorunda.
Peki niye?
Niyesi birazdan.

Zeytin bu coğrafyada o kadar kutsal, o kadar değerli ki.
İnsanoğlu'nun tarihi kadar eski bir geçmişi var.
Ya da bir başka değişle, insanlık zeytinle başlıyor aslında,
Efsaneye göre Adem, 930 yaşındayken öleceğini hisseder ve Tanrı’dan kendisini ve tüm insanlığı bağışlamasını dilemeye karar verir. 
Bu konuda oğlu Şit’i görevlendirir ve onu cennete yollar.
Şit cennetin kapısına vardığında bekçi meleğe durumu anlatır.
Melek ona cennetteki üç ağaçtan aldığı üç tohumu verir ve Adem'i gömmeden önce tohumları onun ağzına koymasını söyler.
Adem öldükten bir süre sonra mezarından üç ağaç fışkırır.
Bunlar zeytin, sedir ve servidir. 
Verilen mesaj şudur.
Zeytin, Tanrı ile insan arasında barışı sağlanmıştır. 

Yıllar yılları kovalar.
Ademoğulları yeryüzüne çoğalmaya başlar.
Ancak ayak bastıkları her yere kötülük götürmektedirler.
Tanrı bu işe çok kızar.
Belki de Adem'i affettiğine pişmandır.
Ceza ağır olmalıdır.
Öyle ağır olmalı ki, kendi yarattığı insanları tufanla boğmalıdır.
Bir kişi hariç.
Hemen Nuh'a bir gemi yapmasını söyler.
Ve gemiye her hayvandan birer çift almasını ister.
Nuh gemiyi yapar, içini hayvanlarla doldurur ve yeryüzünü sel götürür.
Gemidekilerin dışında dünyada tek bir canlı kalmaz.
Tufan durulduğu zaman Nuh, suların çekilip çekilmediğini anlamak için geminin penceresinden bir güvercini güneşin battığı yere doğru salar. 
Güvercin ağzında yeni koparılmış bir zeytin yaprağıyla döner.
Bu suların çekildiğinin müjdesidir.
Tufanın yok edici gücüne karşı direnen zeytin ağacı umudun simgesi olmuştur.

Yıllar yılları kovalar.
Nuh'un gemisiyle kurtulan insanlık Mısır'da muhteşem bir medeniyet kurmuştur.
Mısır efsanelerine göre Tanrıça İsis Mısırlılar'a zeytin ağacı yetiştirmeyi ve ürünlerinden yararlanmayı öğretir. 
Bu nedenle eski Mısır'da zeytin tanrısal bir kutsallığa sahiptir.
Firavun Tutankamon'un başındaki zeytin yapraklarıyla örülü taç, adaletin ve aydınlanmanın taçıdır.
3. Ramses, Güneş Tanrısı Ra'ya, zeytin dallarını sunarken şöyle der.
"Senin şehrin Heliopolis'i zeytin ağaçlarıyla süsledim. O zeytin ağaçları ki, meyvelerinden halis zeytinyağı elde edilir. Bu zeytinyağı, senin tapınağını aydınlatan kandilleri besleyen yağdır." 
Zeytin aydınlanmanın simgesi olmuştur.

Yıllar yılları kovalar.
MÖ. 17'nci yüzyıldır.
Arpişel'in (Ege Denizi) batısında kurulan site devleti Atina’yı hangi tanrının koruyacağı gündeme gelir.
Halk kararsızdır.
Bunun üzerine baş tanrı Zeus Tanrılar Meclisi’ni toplar. 
Alınan karara göre bir yarışma düzenlenecektir.
Yarışmada yeni kente en değerli armağanı veren tanrı veya tanrıça Atina’nın koruyucusu olacaktır. 
Deniz tanrısı Poseidon savaşlarda çok işe yarayacak bir at yaratır ve meclisin dikkatine sunar.
At rüzgar kadar hızlı koşabilmesi ve güçlü görünümüyle gerçekten göz kamaştırıcıdır. 
Yarışmada sıra akıl, bilim ve sanat tanrıçası Athena’dadır.
Athena'nın  hediyesi ise bir zeytin fidanıdır. 
Bu ağaç büyüyüp yüz yıllarca yaşayacaktır. 
Meyvesi insanlara şifa verecektir.
Yağı yemeklere lezzet katacak, yaraları iyileştirecek ve geceleri aydınlık saçacaktır.
Ayrıca sıcak havalarda gölgesiyle insanları kucaklacak, soğuk havalarda da  odunuyla onları ısıtacaktır. 
Yarışın galibi Athena olur.
Kente bu yüzden Athena(Atina) ismi konur.
Poseidon’un yarışı kaybetmesi oğlu Halirrothios'u çılgına çevirir.
Halirrothios, bir gün Athena'nın hediye ettiği zeytin ağacını baltayla kesmek ister.
Ancak balta  büyülü bir şekilde  ters döner ve Halirrothios’un kafasını keser.
Zeytin kutsallığın simgesi olmuştur.
Bu nedenle Atina'da Solon kanunlarıyla zeytin ağacı kesmenin cezası ölüm olur.

Yıllar yılları kovalar.
MÖ. 8'nci yüzyıldır.
Anadolulu ozan Homeros Ege sahillerinde dolaşmaktadır.
Bir zeytin ağacının gölgesinde uykuya dalar ve rüyasında ağaçla konuşur.
Ağaç Homeros'un kulağına şunları fısıldar.
"Herkese aidim ama kimseye ait değilim, Siz gelmeden önce de buradaydım, siz gittikten sonra da burada olacağım."
Zeytin ölümsüzlüğün simgesi olmuştur.

Yıllar yılları kovalar.
MÖ 1'nci yüzyıldır.
Akdeniz'de dev bir İmparatorluk kurulur; Roma İmparatorluğu.
Tanrıçaları Minerva Romalılar'a en değerli meyve denilen zeytini armağan eder.
İmparatorluk zeytin tarımını yaygınlaştırır ve yağ sıkma tekniklerini geliştirir.
Böylece zeytin Akdeniz ticaretinde çok önemli bir kalem olur.
Roma İmparatorluğu'nun güçlenmesinde zeytinyağı ticaretinin etkisi büyüktür.
Zeytin bereketin simgesi olmuştur.


Yıllar yılları kovalar.
MS 2019 yılındayız.
Ege ve Akdeniz kıyılarımız zeytin ağaçlarıyla dolu olmasına rağmen Türkiye dünya zeytin üretiminde İspanya, İtalya, Yunanistan ve Tunus gibi kendisinden çok daha az toprağa sahip ülkelerin gerisinde.
Çünkü üretici kazanmıyor, aracılar kazanıyor.
Yazıya başlarken dedik ya "niye" diye.
Niyesini de bir efsane ile anlatalım.
İncil'den hem de.
Bir gün ağaçlar kendilerine bir kral  istediler ve  zeytin ağacına gidip, ‘gel kralımız ol’ dediler.
Zeytin ağacı, "insanları onurlandırmak için kullanılan yağımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?’ diye yanıtladı.
Bunun üzerine ağaçlar bu kez incir ağacına, ‘gel sen kralımız ol’ dediler.
İncir ağacı, "tatlılığımı ve güzel meyvemi bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?’ diye yanıtladı.
 Sonra ağaçlar asmaya, ‘gel sen bizim kralımız ol’ dediler. 
Asma, ‘insanlara zevk veren yeni şarabımı bırakıp ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?’ dedi.
Sonunda ağaçlar Karaçalıya, ‘gel sen kralımız ol’ dediler.
Karaçalı, ‘eğer gerçekten beni kendinize kral yapmak istiyorsanız, gelin gölgeme sığının’ dedi ve ekledi.
 ‘Eğer bana sığınmazsanız, karaçalıdan yani benden çıkan ateş hepinizi  yakıp kül edecektir.’
Maalesef karaçalıyı kral yaptılar.

Kıssadan hisse.
Karaçalıyı lider yaparsanız, kendisiyle birlikte tüm ormanı yakar.
Siz siz olun karaçalıları muktedir yapmayın, barışın, umudun, bereketin simgesi zeytine sığının.

19 Kasım 2019 Salı

BOKTAN BİR HİKAYE


Bugün Dünya Tuvalet Günü imiş.
Artık herşeyin bir günü var.
Kenef Günü.
Hela Günü.
Ya da DefiHacet Günü..
O zaman boktan bir hikayeye ne dersiniz?

*.  *. *

İnsanoğlu varolduğu günden beri boşaltım sistemi için yer aramış durmuş.
Bilim adamları, mimarlar, aydınlar yıllarca uğraşmış.
Ne yapsak, ne etsek de, dağlara taşlara sıçmasak!
Sonunda bulmuşlar.
Tuvalet.
Alafrangası var.
Alaturkası var.
Bir de pisuvar.
İster ayakta.
İster oturarak.
Seç, beğen, al.
Biz farklı isimler vermişiz tuvalete.
WC.
Kenef.
Hela.
Abdesthane.
Ayakyolu.
Ve de 100 Numara.
Hepsini anladık da.
Bu yüz numara ne alaka.
Neden tuvalet 100 Numara?.
Gelin tuvaletin kısa tarihine biraz göz atalım.

*.  -*.   *

İlk insanın ihtiyacını hayvanlar gibi çalı çırpının arasında gidermesinden binlerce yıl sonra Sümerliler oturarak defihacet yapmayı keşfetmiş.
Sonra Mısır ve Hindistan'da yaşayanlar.
İhtiyaçlarını gördükten sonra oturağa düşenleri uzaklara dökmüşler.
Ardından Anadolu'da ve eski Yunan'daki antik uygarlıklar bu sistemi geliştirmiş.
Atıklar oturdukları deliğin içine düşüyor, deliğin altından akan su da onları uzağa taşıyormuş.
Selçuk'taki Efes kentinde o tuvaletler hala duruyor.
Bu çözümü Roma Avrupa'yla tanıştırmış.
Ancak ortaçağ karanlığı bilim ve sanata zincir vurunca işin boku çıkmış.
Ortaçağ Avrupası'nda insanlar tuvaletlerini oturaklara yapıyor, sonra dışkıyı camdan sokağa atıyormuş.
Düşününün.
Yolda yürürken üstünüze gökten pislik yağıyor.
Soyluların sokaklarda büyük şemsiyelerle dolaşmasının nedeni buymuş.
Bu olay kentlerde o kadar büyük sorun haline gelmiş ki,  gece sokağa çıkma gafletinde bulunanlar, başına bir oturağın boşaltılmasını önlemek için yürüyüş boyunca “Heed your hand!” (Elindekine dikkat et!) diye bağırmak zorunda kalırmış.
Ama İskoçlar ve Fransızlar İngilizler'den daha kibar insanlarmış.
İskoçlar lazımlığı sokağa dökerken,  "Gardly loo!" diye  bagırırmış.
Yani, "Gelme, dikkat et"
Fransızlar da "Gardez l'eau".

Çok daha kibar olanlar defihacetini yaptıktan sonra eline lazımlığı alır, boca etmeden önce sokağı kolacan eder, sonra kibarca “Alerteee” diye bağırırmış.
Yani "Dikkatttt"
Ayrıca Fransızların parfümü icad etmelerinin nedeni de buymuş.
Parfümlerin üzerinde yazan  “Eau de Toilette” , “Tuvalet suyu” demek.
Fransızlar tuvaletten çıktıktan sonra kokmamak için üzerlerine parfüm dökerlermiş.
Osmanlı'nın Paris elçisi Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi hatıralarında Fransızlar'ın her tuvalet sonrası su gibi parfüm kullandıklarından sözeder. 
Ancak çevreden gelen pis kokularla parfüm kokularının birleşmesi  çekilmez  bir ortama neden olurmuş.
Hani defihacet  ile ilgili dilimize yerleşen bir deyim var.
"Tüy dikmek"
O da Fransa'dan.
Uşaklar, Versailles Sarayı'nda koridor köşelerine yapılan pisliklere  önce bir kaz tüyü dikermiş. Bir kaç gün sonra da tüyden tutarak, sertleşmiş olan dışkıyı pencereden dışarı atarlarmış.
Atarken de bağırırlarmış.
"Alerteeeee!"
İşte "tüy dikmek" deyimi oradan geliyor.
Dilimize sokan da Mehmet Çelebi.
Bazı uyanık girişimciler bu sokağa dökülen dışkılar nedeniyle güneşlik kısmı geniş şapkalar üretmişler.
Zenginler bu şapkaları giyerek gökten yağan idrar ve dışkıdan korunurmuş.
Fötr şapkanın hikayesi bu herhalde.
Ancak ilginçtir.
Aynı tarihlerde İslam öncesi Arap toplumlarında ve Çin'de tuvalet kağıdı kullanılıyormuş.
Avrupa tuvalet kağıdına yıllar sonra geçmiş.
Bugün kullandığımız tuvaletler de daha yeni sayılır.
Avrupa 20'nci yüzyılın başlarında modern dediğimiz bu tuvaletlerde işini görmüş.



Gelelim bizdeki tuvalet isimlerine.
WC İngilizce "Water Closet"in baş harfleri.
Yani su dolabı demek.
Klozet kelimesi Fransızca  "küçük kapalı yer” anlamında.
"Hela, kenef, abdesthane"yi zaten biliyoruz.
Peki 100 Numara ne iş?.
İşte o tam Turkish.
Fransızlar otellerde  her odaya bir numara verirken, tuvaletler karışmasın diye kapılarına "00" koymuşlar..
Yani numarasız.
Fransızca "Sans numero”
Ancak Fransız dilinde 100 Numara da aynı şekilde telafuz ediliyor.
Cumhuriyet dönemi Fransa'ya giden bizim bürokratlar ve zenginler "00" yani "sans numero"yu, "cent numero” yani 100 numarayla karıştırmışlar.
Ülkeye döndükten sonra tuvalete 100 Numara demeye başlamışlar.
İşte böylece 100 yıllık hela bir anda olmuş "Yüz Numara
"Dil ishal oldu mu, söz kenefe düşermiş!" derler ya.
Ne yapalım!
Bizim yazı da bugün kenefe düştü.
İdare edin gari.

Öne çıkan

PİYANOLARI DA ZİNCİRE VURURLAR

Bir piyanoyu neden susturmak ister bir rejim? Bu sorunun cevabı, sadece müzikte değil, müziğin taşıdığı anlamda gizli. Çünkü b...