22 Aralık 2020 Salı

PERSEPHONE'NİN GÖZYAŞLARI.



Roma'da Persephone'ydi adı.
Yunanistan'da Kore.
Gökyüzü tanrısı Zeus ile tarım ve bereket tanrıçası Demeter’in kızıydı.
Güzeller güzeliydi.
Bir gün arkadaşlarıyla kırda oynarken, yer yarıldı ve yeraltı Tanrısı Hades, Persephone'yi kaçırdı.
Kendisini terketmemesi için de büyülü bir nar tanesi yedirmeyi başardı.
Efsane bu ya..
Ölüler diyarında bir şey yiyip içenlerin tekrar yeryüzüne çıkma hakları yoktu. 
Persephone artık Hades'in eşi olarak yeraltında yaşamaya mahkumdu.
Anne Demeter günlerce kızını aradı ama bulamadı.
Üzüntüden kahroldu.

O üzülünce yeryüzünde tarım yok oldu.
Kıtlık sefalet başladı.
O anda haber tanrısı Hermes çıktı sahneye.
Persephone'nin Hades tarafından yeraltına kaçıldığını duyurdu.
Anne Demeter, kızının kurtarılması  için hemen gökyüzü tanrısı Zeus’a koştu.
Zeus, Olimpos'ta tüm tanrıları acil topladı.
Tanrılar, Hades'ten Persephone'yi serbest bırakmasını isteyeceklerdi ama Persephone ölüler diyarındaki büyülü nardan yemişti.
Yasalara göre oradan kurtulması imkansızdı.
Sonunda  Zeus bir orta yol buldu.
Persephone altı ay Hades’in yanında yeraltında kalacak, mahsül zamanı geldiğinde de kıtlık olmaması için  6 ay yeryüzüne çıkacaktı.
Tanrılar Zeus'u onayladılar, Hades ikna olundu.
Böylece  tanrıça Demeter tarım ve bereket görevini yerine getirebilecek, dünyada kıtlık yaşanmayacaktı.
Yunan ve Roma mitolojisi böyle anlatır yaz ile kış döngüsünü.

*   *   *

Bu hikaye tarih boyu sanatçıları çok etkiledi.
Ressamlar Persephone'nın acısını betimlediler tuvallerine.
Yontucular mermerlere kazıdılar kaçılırma anını.
Hepsi birbirinden güzel eserler bıraktılar.
Ama biri var ki, onun yaptığı başkaydı.
Sanki mitoloji gerçek olmuştu, Hades ile Persephone canlanmıştı.
Bunu yapan isim İtalyan ressam, mimar ve heykeltraş Gian Lorenzo Bernini'ydi.
Bernini 17'nci yüzyılın en önemli yontucularından biriydi.
Barok tarzı heykel sanatının yaratıcısı kabul ediliyordu.
Henüz daha 21 yaşındayken, Kardinal Scipione Borghese kendisinden "Persephone'nin Hades tarafından kaçırılması" ile ilgili bir heykel yapmasını istedi.


Bernini mitolojiye çok düşkündü, hikayeyi biliyordu.
Ona göre hikayede en can alıcı sahne Hades'in Persephone'yi yakalama anıydı.
Carrara bölgesinin meşhur mermerlerinden koca bir blokla atölyesine kapandı.
Aylar sonra ortaya çıkan eser inanılmazdı.
Heykel değil sanki gerçekti.


Her ifade, her kas, her detay mükemmeldi.
Hades'in iri bedeni, Persephone'nin masumiyeti kusursuz bir şekilde mermere kazınmıştı. 
Hades Persephone'yi yakalamış, güçlü elleriyle belinden ve kalçasından yakalamıştı.
Yüzünce sinsi bir gülme vardı.
Parmakları Persephone'nin yumuşak etine gömülmüştü.
Persephone ise neye uğradığını şaşırmış, çaresizlik içindeydi.
Hades'in güclü kollarından kurtulamayacağının umutsuzluğu yüzüne vurmuştu.

O ifadede umutsuzluk, korku ve tiksinti vardı.
Ve de gözyaşları.
Persephone ağlıyordu.
Mermer ağlar mı hiç?
Evet, mermer ağlıyordu.
Ve Hades'in 3 başlı köpeği Cerberus.
Dişleri, tüyleri ve ağzının açık olması nefes aldığı hissini yaratıyordu.

* * *

Berrini'nin 23 yaşında tamamladığı bu heykel bugün Roma’da Galleria Borghese  Müzesi'nde sergileniyor.
Bu öyle bir sanat eseri ki, karşısına geçip tek açıdan seyredeceğiniz bir heykel değil.
Seyrederken olayı yaşatan ve sizi etrafında 360 derece dolaştıran bir şaheser.
Dolaşmak ister misiniz?


21 Aralık 2020 Pazartesi

TANIK MISINIZ, SALDA ÖLÜYOR.



Dünyada sadece iki yerde var.
Biri Kanada’da, Ontario'da.
Diğeri bizde, Burdur'da.
İki göl.
İki krater gölü.
Özellikleri sularının sodalı ve magnezyum ağırlıklı olması.
Bizdeki Salda Gölü.
2 milyon yaşında.
184 metre derinliği ile Türkiye'nin en derin, dünyanın ise en berrak sularından biri.
Beyaz kumsalı ve turkuaz rengi ile Türkiye'nin Maldivleri.
Kanada'daki bir mücevher gibi korunuyor.
Selfie bile çektirmezler.
Ya bizde ki?

Salda Gölü'nün kumsalı Mars yüzeyine çok benziyor.
1996'da Glasgow Üniversitesi'nden gelen bir grup bilim insanı 4 yıllık bir araştırma sonunda Salda'da bulunan beyaz kayaların yapısının, Mars'ta bulunan kayaların yapısıyla büyük benzerlik taşıdığını kanıtladı.
Bunun üzerine İngiliz televizyon kanalı BBC, 2000 yılında gölle ilgili bilimsel bir belgesel çekti.


Yani Salda Gölü, sadece doğal güzellikleriyle turistlerin değil, farklı özellikleri ile bilim dünyasının da ilgisini çekiyor.
Bu yüzden mutlak korunması ve daha çok araştırılması gerekiyor.
Hal böyle iken, anlı şanlı iktidarımız burayı TOKİ aracılığıyla ihaleye çıkardı.
Millet Bahçesi olacakmış!
140 bin metrekareya inşaat yapılacak.
27 bina.
2 dev foseptik.
Yüzlerce kamyon.
Binlerce ton hafriyat.
Toz, toprak, pislik.
Ve inşaatlarda kullanılacak kimyasal.
Bunların göl suyuna karışmaması imkansız.
Bunlarla Salda'nın yaşaması imkansız.
Bunun sonu Salda'nın sonudur.
Bunun sonu bir efsanenin sonudur.
Yazık.
Efsane demişken.
Geçen yıl kaybettiğimiz araştırmacı yazar ve şair Mustafa Ceylan'ın kaleminden Salda Efsanesi'ni hatırlamakta yarar var.
"Yağmurla karışık fırtınalı bir gündü,
Gün değil sanki, göklerin bizim gölle
Bizim gölle yaptığı, oynaştığı düğündü
Düğümdü belki de bilemedik,
Bilemedik sığındık bir kuytuya
Kuytudan korkularla bakıyorduk Salda’ya.
Salda’ya göklerin yedinci katından yağmur durmaksızın
Durmaksızın o kadar uzun zaman yağdı.
Yağdı..
Yağdı…
Yağdı ha yağdı.
Yağdı tepelerden aşağıya, oluştu seller
Seller ki önüne katıp her şeyi
Her şeyi alıp, sürükleyip getirmişti,
Getirmişti kökünden söküp ağaçları,
Ağaçlar, kütükler, taşlar, kayalar, ne varsa
Ne varsa yamaçlardan ortasına gölün
Gölün en karanlık noktasına çekiyordu,
Çekiyordu, yutuyordu her şeyi girdap,
Girdap bu işte, bu yüzden hep
Hep gölün ortası karanlıktır zaten,
Zaten kimse bilmez Salda’nın
Salda’ nın yuttukları gider nereye? Çıkmaz,
Çıkamaz asla dışarı bir daha.
Gölün kıyısında su ateş,
Hamam suyu sanki
Fakat ilerledikçe


Tam tersi buz kesmede
Söylenen o ki,
İki adım soğuk,
İki adım sıcak...
Bazı gecelerde uğultuyla göl kıyısı
Uyanır, uyumaz; kıvranır sabaha kadar
Ortada insan eseri ne bir yapı, ne bir makine,
Yok… Yok ki yok...
Çok yüksekden çağıl çağıl akan bir şelale
Uğuldayan bir ses, uyutmaz ki göğü, yeri
Neyin nesidir bu, uyandırır seherleri.
Dev sazan balıklarından bahseder kimi
Kimisi “bir adam boyunda” der ekler
Duyan çok ama dev sazanları
Görene de henüz rastlanmadı,
Koyu maviden bu yana
Bu yana asla gelmezler,
Yakalamak için
Açılmak gerek
Sandalla
Salda’ya...
Basmamış Mars’a insan ayağı,
Aynen öyle anlatırlar işte:
İnmemiş, inememiş,
Dalamamış Salda’ya
Dipte geçit vermez ağaç kökleri
Yüzlerce metre aşağıda
Ve kutup soğuğu buz
Su canlı, su diri, su aşk
Öylesine şahane...
Su var suyun içinde
Sulara efsâne.."


Geçen sene 23 Ağustos'ta gazetem Haber Hürriyeti'nde yazmıştım, bu yazıyı.
Benim gibi onlarca insan yazdı, 
yüzlercesi direndi, binlercesi tepki koydu.
İmzalar toplandı, medyaya haberler yollandı, tweetler atıldı, Cimer'e itirazlar yazıldı.
Yaşam savunucuları cinayeti önlenmek için haykırdı.
Yapmayın, etmeyin.
Salda'yı katletmeyin.
Tepki o kadar büyüktü ki, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı açıklama yapmak zorunda kalmıştı.

"Salda Gölü ile ilgili çevre duyarlılığını ortaya koyan tüm vatandaşlarımız, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olarak Salda Gölü Özel Çevre Koruması Projesi ile Salda'yı geleceğe en güzel, en doğal haliyle ve bir emanet bilinciyle taşıyacağımızdan emin olmalıdır. Çivi dahi çakılmayacak."

Ama adı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olmasına rağmen, inşaattan başka hiç bir şey düşünmeyen, başarıymış gibi bilmem kaç bina satıldı diye tweetler atan, yurdun her yerini şantiyeye çeviren, doğayı, çevreyi hiç de umursamayan bu bakanlık verdiği sözü unuttu ve Salda'da inşaatları onayladı.
"Çivi bile çakılmayacak" denilen doğa harikasına şimdi prefabrikler dikiliyor.

Foseptik kuyuları açılıyor.
Üstelik Salda'ya hiç de yakışmayacak biçimde.
Zevksiz, sıradan, şantiye barakaları gibi.
Kuraklık yüzünden gölün suyu çekildi zaten.
Bir de inşaat kirliliği, insan faktörü.
Göz göre göre bir cinayet işleniyor.
Salda can çekişiyor.
Salda ölüyor.
Tanıksınız değil mi dostlar?
Cinayeti görüyorsunuz değil mi?
Bir kızılderili atasözü şöyle diyor.
"Yanlışı gören ve önlemek için elini uzatmayan, yanlışı yapan kadar suçludur."
Elveda Salda.

20 Aralık 2020 Pazar

GÖKYÜZÜNÜN EFENDİLERİ KUCAKLAŞIYOR


Jupiter.
Güneş Sistemimizin devi..
Ondandır antik dönemde en güçlü tanrı kabul edilmesi.
Atlas’a evreni taşıma görevini veren odur.
Yay burcunun efendisidir.
Mezopotamya’nın uğurudur.
Sümerler’in Enlil’i.
Roma’nın sevgili Tanrısı.

*. *  *

Satürn.
Jupiter’in babası.
Tarım ve bereket Tanrısı.
Barış, adalet, düzen ve güvenliğin temsilcisi.
Zamanı kontrol eden, disiplin ve ahlak kurallarını belirleyen efendi.
Adına festivaller, bayramlar düzenlenen bir yüce.

*. *. *

Antik çağda hemen hemen tüm uygarlıkların Tanrı kabul ettiği bu iki gezegenin 21 Aralık gecesi randevuları var.
800 yıl aradan sonra ilk kez birbirlerine bu kadar yakınlaşacaklar.
Yani "Gökyüzü’nün Efendileri" kucaklaşacak.
21 Aralık en uzun gece.
Kış Gündönümünün başlangıcı.
İnsanoğlu tarih boyu bu iki gezegenin kucaklaşmasını yeni bir dönem olarak benimsedi.
Onların her buluşmasında kahinler felaket tellallığı yaptı.
Kıyamet,  dünyanın sonu geldi diyenler bile oldu.
Büyücüler, falcılar, rüyacılar , şaklabanlar masal üstüne masal yazdı.
Astroloji denilen ve bilimin en temel ilkeleriyle çelişen  bir sahte bilim türü hayal gücünün sonsuzluğunda turladı.
Kendine astrolog ünvanı verenler, neler neler söylediler.
Bugün de söylüyorlar.
Pandemi bitecek, diktatörler devrilecek, topraktan bereket fışkıracak.
Peki inananları var mı?
Maalesef milyonlar.
Oysa bizim güneş sistemimizin 5 milyar yıla uzanan bir geçmişi var.
Bu gezegenler binlerce kez birbirlerine yakınlaşıp, uzaklaştılar.
Bundan 2000 yıl önce Knidos’ta yaşayan bilge, matematikçi, astronom Eudoxus, bu buluşmalara özel anlamlar yüklememiş, aksine gezegenlerin hareketlerine ilişkin ilk sistematik açıklamaları yapan insan olmuştu.
Eudoxus yaşadığı topluma “sizin tanrı diye inandığınız gezegenler, dünya gibi birer taş kütlesi” demişti.

*. *. *

Neyse.
Burçları, falları, kehanetleri bir tarafa bırakalım.
Bugün gökyüzünde muhteşem bir şölen gerçekleşiyor.
Güneş Sistemimizin efendileri birbirine kavuşuyor.
Hava bulutsuz olursa, ya kahvenizi, ya şarabınızı alın yanınıza, bir anlam yüklemeden bu şöleni izleyin. 
İzlerken, aklınıza tarihin en önemli gökbilimcilerinden Carl Sagan’ın şu sözleri de gelsin.
“DNA’mızdaki nitrojen, dişlerimizdeki kalsiyum, kanımızdaki demir, elmalı turtamızdaki karbon, çöken yıldızların içlerinden yapıldı. Hepimiz birer yıldız tozuyuz."
Aslında Jupiter ve Satürn gezegenleri de ne tanrı, ne efendi, ne de yüce.
Tıpkı bizler gibi çöken yıldızların içlerinden kopan yıldız tozları.

ŞU NOKTAYA İYİ BAKIN.



"Şu noktaya iyi bakın.
Orası evimiz.
O biziz.
Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor.
Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her "yüce önder", her aziz ve günahkâr onun üzerinde, bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.
Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne.
Bütün o imparatorlar, generaller ve diktatörler tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün.
Onlar ki zafer anlarında, ufacık bir noktanın çok küçük bir kısmının ‘anlık’ hakimleri olabildiler.
Yaşattıkları sonsuz zulmü düşünün…
Bu noktacığın bir köşesini mesken tutmuş sakinlerin, başka bir köşesinde, başka sakinlere yaptıkları zulmü düşünün.
Ne çok yanlış anlaşılma yaşadılar.
Birbirlerini öldürmeye ne kadar meraklıydılar.
Nefretleri ne kadar büyüktü.

Tavrımız, kendimizi önemli sanışımız, evrende ayrıcalıklı olduğumuz yanılgısı, bu soluk mavi noktada sınava tabi tutuluyor.
Gezegenimiz, onu çevreleyen geniş kozmik karanlıkta yapayalnız bir nokta.
Bu enginlikte, bu önemsizliğimizde, bizi kendimizden kurtaracak yardımın, başka bir yerden gelebileceğine dair bir işaret yok.
Dünyamız, şimdiye kadar yaşama ev sahipliği yaptığı bilinen, tek gezegen. Türümüzün göç edebileceği başka bir yer yok.
En azından yakın gelecekte.
Ziyaret etmek mümkün. Yerleşmek, henüz değil.
Hoşunuza gitsin gitmesin, şu an için dünya, barınabileceğimiz tek yer.
Astronominin, tevazu öğrettiğini ve karekteri şekillendirdiğini söylerler.
İnsanın ahmakça kibrini, bu uzak görüntüden daha iyi temsil eden bir şey olacağını sanmam.
Bence bu, sorumluluğumuzun altını çiziyor.
Birbirimize karşı daha nazik olmalı ve bu soluk mavi noktayı koruyup el üstünde tutmalıyız.
Bildiğimiz tek yuva, o…”
Soluk Mavi Nokta (Pale Blue Dot), 1994
*. *. *

Carl Sagan..
Tarihin yetiştirdiği en önemli gökbilimcilerinden biriydi.
Amerika'nın uzay çalışmalarına büyük katkısı oldu.
Onlarca projeye imza attı.
Satürn'ün uydusu Titan ile Jüpiter'in uydusu Europe'de yüzey altında okyanuslar olacağını savundu ve bu savı Galileo uzay aracı tarafından kanıtlandı.
Uzayda dünya dışı yaşam araştırmalarına büyük önem verdi.
1985 yılında yayınladığı "Contact" isimli romanı Jodie Foster'in başrol oynadığı bir film ile beyaz perdeye taşındı.
Kendi hazırladığı "Cosmos" belgeseliyle astronominin milyonlarca insan tarafından sevilmesini sağladı.
Nükleer silahlanmaya karşı çıktı.
Doğanın mutlak korunması gerektiğini savundu.
Küresel ısınmanın dünya için en büyük tehlikelerden biri olduğu vurguladı.
1996 yılında vefat etti.
Şu sözleri hiç unutulmadı.
"DNA'mızdaki nitrojen, dişlerimizdeki kalsiyum, elmalı
turtamızdaki karbon, çeken yıldızların içlerinden yapıldı. Bizler yıldızların malzememizden yapıldık. Hepimiz birer yıldız tozuyuz."



18 Aralık 2020 Cuma

MEDUSA'NIN SALI VE BATAN İNSANLIK.


Bugün Uluslarası Göçmenler Günü imiş.
Göçmen denilince Ege ve Akdeniz’de batan botlar, tekneler geliyor aklıma.
Karanlık sularda boğulan çaresizler.
Denizin üzerinde yüzen cesetler.
Sahillere vuran bebeler.
Milyonlar sadece seyretmekle yetinirken, verilen son nefesler, biten hikayeler.
Sömürünün imdat çanları.
Bir de Medusa’nın Salı.

*. *. *

1816 yılının Haziran ayıydı.
Sömürgeci İngilizler, sanki kendi mallarıymış gibi Senegal’i başka bir sömürgeci Fransızlar’a devretmişti.
Fransız Kralı 18. Louis, Senegal’e taçlı ve 3 zambaklı bayrağı dikmek için 4 askeri gemi göndermişti.
Askerler ve asilzadeler dışında Senegal’i kolonileştirmek için götürülen yoksul göçmenler de vardı.
Gemilerden birinin adı Medusa idi.
İçinde Senegal’e yeni atanan Vali Schmaltz ile 400 insan bulunuyordu.
Kaptan Chaumereys acemiydi ve göreve kralın torpiliyle gelmişti.
Valinin de etkisiyle hızlı ama çok tehlikeli bir rota çizdi.
Gemi 2 Temmuz’da Moritanya açıklarında Arguin Kayalıkları'na oturdu ve batmaya başladı.
İnsanlık dramı da işte tam burada başladı.
Gemide herkese yetecek filika yoktu, sadece 250 kişi binebilirdi.
Vali, kaptan ve asilzadeler yiyeceklerin büyük bir bölümünü yanlarını alarak, hemen filikaları doldurdular.
Ya geride  kalanlar?
Onlar için de Medusa’nın tahtalarından bir sal yapıldı.
150 kişi bu sala bindirildi, yanlarına çok az bisküvi, su ve şarap bırakıldı.
Filikalar bu salı çekecekti.
Ancak bir süre sonra yavaşlattığı gerekçesiyle, valinin emriyle  salı çeken ipler kesildi. 
150 kişi kaderine terk edildi.
Ve büyük bir insanlık dramı başladı.
Önce salın kenarında bulunan 20’den fazla insan karanlık sularda kayboldu.
İkinci gün salın ortasına geçmek için çıkan kavgada 65 kişi daha can verdi.
Üçüncü gün yiyecek bitti.
Açlığa dayanamayanlar hastalanıyor ve ölüyordu.
Beşinci gün durumu ağırlaşan hastalar denize atılmaya başlandı.
Altıncı gün de yamyamlık. 
Artık ölenlerin etleri yeniliyordu.
Yiyemeyenler intihar ediyordu.
13’üncü gün salda sadece 15 kişi kalmıştı.
Bitkin, umutsuz, bir deri bir kemik kalmışlardı.
Bazıları delirmek üzereydiler.
17 Temmuz günü Argos isimli bir Fransız gemisi tarafından tesadüfen bulunup kurtuldular.
Kurtulanların beşi kısa bir süre sonra tedavi altındayken can verdi.

*. *. *

Bugün Fransa’nın Louvre Müzesi’nde bir tablo sergileniyor.
4,91 metre uzunluğunda, 7,16 metre genişliğinde devasa bir tablo.
Adı, Medusa’nın Salı.
Ressamı Theodora Gericault.
Gericault, bu insanlık dramını dünyaya duyurmak için bu tabloyu yapmaya karar veriyor.
Önce sağ kurtulanlardan bilgi alıyor.
Boğulanların cesetlerini hastane morgunda inceliyor.
Tek tek eskizler çiziyor.
Sonra salın küçük bir örneğini yaptırarak, model olarak kullanıyor.
Ve iki yıllık bir uğraş sonrası, 1818 yılında da bu eser ortaya çıkıyor.

“Medusa’nın Salı”  sadece bir tablo değil.
Sömürgeciliğe karşı bir isyan.
Kendi canlarını kurtarmaktan başka hiç bir şeyi düşünmeyen asillere karşı bir eleştiri.
Ölüm karşısında insanların ten rengine bakılmaksızın ne kadar eşit olduğunu gösteren bir kanıt.
Ve de haber niteliği taşıyan muhteşem bir sanat eseri.
Umarım, bugün Ege ve Akdeniz’de yaşanan gerçek göçmen dramlarını da sanatıyla sağır sultanlara duyuracak Gericault gibi sanatçılar olur, bu dünyada.

15 Aralık 2020 Salı

İMDAT.. BOZKIRIN NAZAR BONCUĞU'NU KIRIYORLAR.


Kenar-ı Diclede Bir Kurt Kapsa Koyunu, 
Gelir de Adl-i İlahi Sorar Ömer'den Onu.
Mehmet Akif Ersoy


Asırlar önce bir çoban yaşardı, Sivas'ta.
Tüm gün  koyunlarını otlatırdı, bozkırlarda.
Bir seher vakti ay yatakta iken o ayaktaydı.
Yıldız yorgan bir gecenin ardından yatağından uyandı.
Kalktı, sırtına kepeneğini geçirdi, kavalını aldı, koyunlarıyla kendisini doğaya attı.
Dolaşa dolaşa saatlerce besledi sürüsünü.
Bir ara yorulduğunda, bir ağacın altında kaval çalarken uykuya daldı.
Uyandığında güneş tam da yukarıdaydı.
Yakıyordu.
Sürüsü susuz kalmıştı.
Üstelik en yakın su kaynağı saatlerce uzaktaydı.
Koyunlar çaresiz, su için mee'liyordu.
Özellikle bir kuzu adeta son nefesini vermek üzereydi.
Dayanamadı çoban.
Suluğunu son damlasına kadar kuzuya içirdi.
Minik yavru kurtulmuştu.
Peki kendisi ve diğerleri ne yapacaktı?
En yakın su kilometrelerce uzaktaydı.
O an bir gürüldü koptu,
Yer yarıldı, yerden bir pınar fışkırdı.
Saniyeler içinde orada gök mavi bir göl oluştu.
Çoban önce şaşırdı, sonra attı kendisini mavi suya.
Sürüsüyle birlikte içti kana kana.

*.   *.   *

Efsaneler böyle anlatır Sivas'ın Gürün ilçesindeki doğa harikasını.
Bu harikanın adı, Gökpınar Gölü.
Öyle bir güzellik ki, 1500 metre rakımda, dağların arasında, gök mü aşağıda, göl mü yukarıda anlayamazsınız ilk bakışta.
Bozkırın ortasında nazar boncuğu gibi duruyor orada.
Anadolu'nun saklı cennetlerinden biri.
Berrak, tatlı ve turkuaz rengi suyuyla doğal bir akvaryum.
En derin noktasındaki küçük bir çakıl taşını bile göreceğiniz kadar temiz bir su.
Kırmızı benekli alabalıklarının yuvası.
Kıyısındaki kavak, salkım söğüt ağaçlarının, binbir renk çiceklerin, endemik türlerin can suyu.
Doğanın bizlere emanet ettiği, gelecek kuşaklara taşınması gereken dünyanın en berrak gölü.
Mutlak korunması gerekiyor.
Acilen sit alanı ilan edilmesi gerekiyor.
Ama aksine.
Şimdilerde doğaya ihanet edercesine, yok ediliyor.

*.  *.   *

Aşağıdaki satırları dikkatle okumanızı rica ediyorum.
Sivas Valiliği yaklaşık bir yıl önce Gökpınar Gölü'nün etrafına 15 bungalovluk bir dinlenme tesisi yapmak için ihale açtı.
Çevre sevdalıları, Gürünlüler buna büyük tepki gösterdiler.
Dilekçelerle imza kampanlarıyla konuyu ülkenin gündemine taşıdılar.
Bilimsel raporlarla tehlikeyi işaret ettiler.
Bunun üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, yapılaşmanın Gökpınar'a vereceği zararı düşünerek,  acil notuyla bölgeyi "Potansiyel Doğal Sit Alanı" ilan etti.
Herkes "nihayet Gökpınar kurtuldu" dedi.
Ama maalesef kurtulmadı.
Sivas Valiliği, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın acil notuna ve "Potansiyel Doğal Sit Alanı" kararına rağmen, geçtiğimiz Ekim ayında iş makinalarını bölgeye soktu.
Valilik, henüz " Doğal Sit Tescil Süreci"nin bir aşaması olarak Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırmaları'nın sonucunu beklemeden, yapılaşma kriter ve kısıtları belirlenmemişken, yangından mal kaçırırcasına  bir imar planı onayladı ve inşaat faaliyetlerine başladı.
Bunun üzerine "Gökpınar Gölü Korunmalıdır Hem de Tüm Doğallığıyla İnisiyatifi” hiç zaman kaybetmeden konuyu yargıya taşıdı ve söz konusu imar planının iptalini ve inşaat çalışmalarının durdurulmasını talep etti.
Ancak dava sürerken, Sivas Valiliği  ikinci aşama imar planını da onayladı. 
Böylece tüm gölü kuşatacak şekilde yeni yapılaşmaların önünü açtı.
Eğer bu gidişata dur denilmezse, Gökpınar'ın kaderi Trabzon'daki Uzungöl gibi olacak.



Şimdi sormak gerekiyor.
Çevre ve Şehircilik Bakanı  Sayın Murat Kurum.
Bakanlığınızın Gökpınar Gölü ile ilgili aldığı ve acil notu ile Sivas Valiliği'ne bildirdiği "Potansiyel Doğal Sit Alanıdır" kararı neden uygulanmıyor?
Sivas ili Bakanlığınızın yetki alanı dışında mı?
Lütfen verdiğiniz kararın arkasında durun ve Gökpınar'ın yok olmasına seyirci kalmayın.
Bir soru da Sivas Valisi Sayın Salih Ayhan'a
Şu pandemi günlerinde, Bakanlığın kararına rağmen, üstelik mahkeme sürerken, bu aceleniz niye?
Doğayı mı, inşaatı mı daha çok seviyorsunuz?
Çocuklarınızın, torunlarınızın Gökpınar gibi bir cenneti görmesini istemiyor musunuz?
Doğaya bir şey olmaz diye düşünüyorsanız, Uzungöl'e bakın, açtığınız yol nerelere varıyor, orada göreceksiniz.
Büyük şair Mehmet Akif Ersoy’un  bir sözü var ya...
 "Kenar-ı Diclede Bir Kurt Kapsa Koyunu, Gelir de Adl-i İlahi Sorar Ömer'den Onu”  diye..
Lütfen Gökpınar kıyısında kurt olmayın, efsanedeki gibi kuzuya hayat veren çoban olun.

NOT: Gökpınar’ın yokedilişine sessiz kalmak istemiyorsanız, imza kampanyasına katılın lütfen.




9 Aralık 2020 Çarşamba

DİKKAT.. 22 BÖLGE 81 ŞEHİR BÜYÜK TEHDİT ALTINDA.


Arkadaşlar, kardeşler, dostlar.
Anneler, babalar, amcalar, çocuklar.
Anne karnındaki bebeler.
Hepimiz tehdit altındayız.
İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Muğla, Burdur, Isparta, Balıkesir, Bursa, Yalova, Manisa tehdit altında.
Çanakkale, Çankırı, Kırıkkale, Kastamonu, Çorum, Bolu, Karabük, Zonguldak, Bartın, Tuz Gölü, Kocaeli, Sakarya, Düzce, Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, Denizli, Aydın tehdit altında..
Bitmedi.
Eskişehir, Bilecik, Afyon, Kütahya, Uşak, Nevşehir, Kırşehir, Niğde, Aksaray, Konya, Karaman, Adana, Hatay, Mersin, Kahramanmaraş tehdit altında...
Osmaniye, Gaziantep, Kilis, Kayseri, Sivas, Malatya, Yozgat, Trabzon, Artvin, Gümüşhane, Giresun, Rize tehdit altında..
Bitmedi.
Samsun, Sinop, Amasya, Ordu, Tokat, Erzurum, Ardahan, Bayburt, Bingöl, Iğdır, Kars, Tunceli, Ağrı, Erzurum , Van, Bitlis, Hakkari, Muş, Siirt, Şırnak,Şanlıurfa, Adıyaman, Diyarbakır, Batman, Elazığ, Mardin tehdit altında.
22 bölge, 81 il, tüm yurdumuz tehdit altında.
Sadece biz insanlar değil, havadaki kuş, sudaki balık, karadaki karınca, ağaçlar, çicekler, tüm canlılar tehdit altında.
Hatta binlerce yıllık tarihi kentler bile.
Bizler Korona virüs ile uğraşırken, iş, güç, aş derdiyle boğuşurken, birileri kapalı kapılar ardında gizli gizli planlar yapıyor.
Yaşantımızı berbat edecek planlar bunlar.
Hani Yılmaz Güney'in o sözü vardı ya.
"Arkadaşlar! Dışarıda bir şeyler oluyor farkında mısınız? Uykuda olanları sarsın uyandırın. Herkese söyleyin yakında ışıklar kesilebilir. Karanlıkta ne yapacaksınız?"
Aynı böyle.
Şimdi uykudan kalkma, herkesi uyandırma zamanı.
Tehditin boyutu şöyle.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıkları Koruma Genel Müdürlüğü, bir kaç yıl önce "sözde canlıların yaşam haklarını korumak, doğal güzelliklerin talan edilmesini õnlemek"amacıyla Türkiye genelinde 22 bölgede yukarıda isimlerini yazdığım kentler için " Doğal Sit Alanları Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporları" hazırladı.
Ancak gayri menkul şirketlerine hazırlatılan bu raporlar kamu oyundan devlet sırrı gibi gizlendi.
Ne doğaseverlere, ne sivil toplum örgütlerine, ne avukatlara, ne de belediyelere verildi.
İsteyene de "İnsanların evleri herkese açık mıdır? Bakanlığımızın kendine saklayacağı şeyler vardır” denildi.
Düşünebiliyor musunuz?
Bizlerin ve tüm canlıların yaşam hakkını korumak, doğanın talan edilmesini önlemek amacıyla düzenlenen raporlar bizlerden gizlendi.
Uzun uğraşlar sonunda, Datça Belediyesi ve Muğla Çevre Platformu'nun açtığı bir davada mahkeme, bakanlıktan "Muğla İli Doğal Sit Alanları Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporu"nu istedi.
Bakanlık zorunlu olarak mahkemeye gönderdi.
İki yıl devlet sırrı gibi saklanan rapora nihayet mahkeme kararıyla ulaşılabildi.
Rapor incelenince, "doğayı korumak bir yana aksine kullanmak" için hazırlandığı, sit alanlarının koruma derecelerinin düşürülerek, betonlaşmaya yol açabileceği ortaya çıktı.
Üstelik Sayıştay da bu raporların usule aykırı düzenlendiğini tesbit etti.
Kısacası rant uğruna çevremiz, doğamız parsel parsel betona peşkeş çekilecek.
Beton imparatorluğu kapımıza kadar dayandı artık.
Sessiz kalınırsa, güzelim coğrafyamız kısa sürede betonlaşacak.
Bu yüzden, hepimizin bu tehdite karşı dayanışma ile her türlü yasal mücadeleyi vermesi gerekiyor.
Bu raporların tek tek kamuoyuna, halka açıklanması gerekiyor.
Tüm canlıların yaşam hakkının korunması, doğal güzelliklerin talan edilmemesi gerekiyor.
Özetle Sayıştayın da usulsüzlük saptadığı bu raporların toptan iptal edilmesi gerekiyor.
Muğla Çevre Platformu ( MUÇEP), bu tehdite karşı her türlü hukuksal mücadelesini verirken, 22 bölgeye de dayanışma çağrısı yaptı.
"Gelin, elele omuz omuza doğamıza sahip çıkalım" dedi.
Ardından da Change.org’da bir imza kampanyası düzenledi. 






Umutsuz olup da, “bir imzadan ne olacak” diyenler varsa eğer, unutmamak gerekir ki, “umutsuzluk en kahredici hastalıktır.”
Birer birer çoğalanlar, dev bir dayanışma oluşturarak umutları yeşertir.
İmzalayalım ve hep birlikte hem kendimizin, hem tüm canlıların yaşam hakkı için haykıralım.

“BIRAKIN DOĞAL KALSIN”


Detaylı bilgi için; https://mucep.org/mucepten-turkiyeye-tarihi-cagri-gelin-dogamiz-icin-el-ele-omuz-omuza-verelim/

Öne çıkan

PİYANOLARI DA ZİNCİRE VURURLAR

Bir piyanoyu neden susturmak ister bir rejim? Bu sorunun cevabı, sadece müzikte değil, müziğin taşıdığı anlamda gizli. Çünkü b...